Dört ay sonra.
Yaz tatili bitmiş, üniversiteye dönmüştüm. Son senemdi ve onun verdiği heyecanla karışık stres bedenimi ele geçirmişti. Bu bölümün koridorlarında yürüdüğün son aylardı ve sonrasında yepyeni bir dünya beni bekliyordu. Hızlı adımlarla amfiye yürürken telefonumun ekranında bana göz kırpan saate baktı.
15:44
Derse geç kalmıştım. Hiç huyum olmayan bu geç kalma davranışı bu dönemin başından beri üstüme yapışıp kalmıştı. Kapısı aralık olan amfiye doğru parmak ucunda yürüyerek girdim. Üst kapıdan girmiştim ki çok fazla kişinin dikkatini çekip gözleri üstüme toplamayayım.
Ders başlayalı 4 dakika olmuş olmasına rağmen tahtada tonla rakam vardı. Bir köprü kirişin taşıyabileceği maksimum yük hesaplanıyordu. Betonun dayanımı, çeliğin akma sınırı, güvenlik katsayıları… Hoca anlatıyordu, herkes yazıyordu. Ben de hızla tabletimi çıkardım. Kahretsin. Tabletin kaleminin şarjı bitmişti. Vakit kaybetmeden yanımda taşıdığım A5 boyutundaki not defterimi çıkardım ve gördüklerimi yazmaya başladım. Elim otomatikti. Ne görürsem ne duyarsam yazıyordum.
‘’Bu kadar yükü taşır,’’ dedi hoca.
‘’Bundan fazlası kırılma yaratır.’’
Kırılma.
Kalemimin ucundaki kelimeye takıldım. Hızlı yazdığım sırada yamulan harflere baktım. Sanki ayıp bir şey yapmışım gibi hemen sildim. Kimse fark etmedi. Zaten kimse, bir yapının tam olarak ne zaman çökeceğini de fark etmezdi. Önce küçük çatlaklar olurdu. Önemsiz gibi görünen, gözden kaçan çizgiler.
Ben dört aydır o çizgilerle yaşıyordum.
Yazdan sonra okula döndüğümde her şey yerli yerindeydi. Amfiler aynıydı, duvarlardaki lekeler bile değişmemişti. İnsanlar gülüyordu. Ben de gülüyordum. Hayat devam ediyordu. Ama içimde bir şey, sürekli beni dürtüyordu.
Bu kadar yükü taşır mı?
Hoca yük kombinasyonlarını anlatırken, ben başka şeyler hesaplıyordum. Bir insan ne kadar gerçeği aynı anda taşıyabilirdi?
Her şeyi hatırlamıyordum. Zaten hatırlamak zorunda da değildim.
Bazı anılar vardı; isimlerini unuttuğun ama yüzünü görünce tanıdığın insanlar gibi. Detayları silik, duygusu solmuş. Bazen bir kelime, bazen bir koku, bazen rüzgârın ani yön değiştirmesiyle kendini belli eden…
Bunu daha önce yaşamıştım, dedirten ama devamını zorlamayan hisler. Dilinin ucuna kadar gelen ama yutkunup hatırlayamadığını kabullenmen gereken tarzda düşünceler…
‘’Burada bir güvenlik payı bırakılır,” dedi hoca.
“Çünkü hesaplar her zaman gerçeği birebir yansıtmaz.”
İçimden acı bir gülüş geçti. Keşke. Keşke benim de bir güvenlik payım olsaydı.
Keşke her şeyi taşıyabileceğim varsayılmasaydı.
Hoca derse devam ederken, sınıfın penceresinden dışarı baktım.
Kasım güneşi soğuktu ama parlaktı. Yapraklar çoktan düşmüştü. Her şey daha sade görünüyordu.
Ben de öyleydim.
Bir an için, sanki kulaklarımın içinde bir rüzgâr esti. Gerçek bir ses değildi. Daha çok bir hatırlama gibiydi. Nerden geldiğini çözümleyemediğim bir fısıltı gibiydi. İstemsizce arkamı dönüp birisi olup olmadığına baktım. Amfinin en tepesinde oturmama rağmen yaptığım bu ani refleks 3-4 sandalye ötemde oturan ve telefonuna gömülmüş çocuğu ürkütmüş olacak ki tuhaf bir bakış attı. Utanarak önüme döndüm ve defterimin sayfalarına karalamalar yapmaya başladım. Dersten bir anda kopmuştum.
Her fısıltıda…
Kalemim durdu. Nefesim de.
Başımı kaldırdım. Amfiye baktım. Herkes yerindeydi. Tahta, projektör, hoca… Hiçbir şey değişmemişti. Demek ki bu sadece bendim. Ben ve kafamın içinde boşluğa çarpıp geri dönen sesler. Yine.
“Bu hesap sınavda çıkar,” dedi hoca.
Başımı salladım. Çıkar. Yaparım. Geçerim. Mezun olurum. Bunlar kolaydı. Eninde sonunda varacağım yol buydu zaten. Hep yapmıştım, bu sefer de yapardım.
Zor olan, kim olduğumu bilerek aynı sırada
Hoca konuşmaya devam etti. Ben de kafamı toparlayıp yazmaya devam ettim. Dağılmaya vaktim yoktu. Ve bir kez daha anladım:
Ben yapıları ayakta tutmayı öğreniyordum.
Ama kendim için hâlâ doğru temeli atmakta zorlanırken binayı dikmeye çalışıyordum. Sorun değildi. Problemi bildiğin sürece çözmekten başka yapacak şey yoktu. Ben de öyle yapacaktım. Temelimi sağlamlaştıracak, emin adımlarla ve güvenli kendimi inşa edecektim. Yapmak zorundaydım.
Dersten çıkınca nazlı nazlı esen rüzgârı içime çekerek yürümeye başladım. Hava ne sıcak ne soğuktu; kararsızdı. Ağaçların gölgesi masaların üzerine düşüyor, rüzgâr arada bir saçlarımı karıştırmak ister gibi kenarlarını kaldırıyordu. Elimde kahve vardı ama çoktan soğumuştu. Fark etmemiştim.
Gülüyorduk.
Gerçekten gülüyorduk.
Arkadaşlarımın yanına gelmiştim. Tanıdık yerde olmakla tanıdık insanlarla olmak çok farklıydı. Birisi sadece bulunduğun yerdi, insanlar ise ait olduğun ortamlardır. Sesleri, yüzleri, alışkanlıkları… Bu dünyaya aitlerdi. Ben de onlara aitmişim gibi davranıyordum. Derslerden, hocalardan, saçma bir sınavdan konuşuyorduk. Arada biri şaka yapıyor, biri itiraz ediyor, biri konuyu dağıtıyordu. Hayat… normaldi.
Ama normal kelimesi artık bende tuhaf bir yankı uyandırıyordu.
O sırada önümde bana dönük duran Mahmut arkamdan gelen birine doğru el salladı.
‘’Kanka! Buradayız, gelsene!’’
“Selam.”
Ses…
Önce sesi duydum.
Kafamı çevirdiğimde, yüzünü gördüm.
Dağınık saçları, boynuna taktığı siyah bir boyunluk ve koyu renkli gözleri fazla uyumlu görünüyordu. Her detay yüz hatlarını biraz daha fazla belirginleştirmek için oradaymış gibiydi.
Adını daha söylemeden, içimde bir şey yer değiştirdi. Açık bir şey değildi bu. Bir anlık gelen hoşlantı gibiydi. Daha çok… İlgimi çekmişti aslında. Bazen ilk defa tanıştığın insanda farklı bir hava vardır ya. Sanki uzun zamandır tanıyormuşsun hissi. Tozlu bir çekmeceyi açıp eski günlüğünü bulmuşsun ve sayfalarını karıştırıp küçüklüğünü hatırlamışsın gibi.
Mahmut ortama yeni bir insan katma heyecanıyla çocuk daha ağzını açamadan onu tanıttı. Uluslararası ilişkiler son sınıf öğrencisiydi. Mahmut ile tiyatro kulübünde tanışmışlardı. Mahmut’un söylediğine göre kulübün en yeteneklilerindendi. Onu inlerken gözün çocuğa kaydı. Bana bakıyordu. Gülümsedi. Ben de gülümsedim. Gözleri gözlerime değdiğinde, bakışımı kaçırmadım. Ama içimde bir ses fısıldadı.
Ben seni tanıyorum.
Bu düşünce beni tedirgin etti.
Çünkü tanımıyordum. Ama tanımak istiyordum. Bundan adım kadar emindim.
Küçük bir kahkaha atarak Mahmut’un lafını böldü. ‘’Adım dışında her şeyi döktün ortaya kanka. Hiçbir gizemim kalmadı sağ olasın.’’ Dedi yanımda duran Ece’ye göz kırparken. Huzursuz olmuştum. Hatta biraz kıskanmıştım. Daha tanımadığım halde onu paylaşamaz hale gelmiştim.
‘’Adım Rüzgâr, tüm hikayemi öğrenmişken adımdan da eksik kalmayın.’’ dedi samimi gülüşüyle. Gülerken çıkardığı seste bile yumuşak, rahatlatıcı bir tını vardı sanki.
Mahmut sanki içinde patlamak üzere bir bomba taşıyormuş gibi söze daldı, ‘’Bu akşam provamıza gelsenize! Orpheus ve Eurydike skecine hazırlanıyoruz. Kesinlikle görmelisiniz! Bu sefer en iyisi oldu.’’
Ece gözlerini bir an olsun Rüzgar’dan ayırmamıştı. Hevesli ve cilveli ses tonuyla, ‘’Görmezsem meraktan ölürüm! Kesin gelioyuz. Değil mi Sıla?’’ dedi bana bakmadan koluyla dürterek.
‘’Tabi, neden olmasın.’’
“Garip bir şekilde,” dedi Rüzgâr, “sanki seni uzun zamandır tanıyormuşum gibi geliyor.”
Kahvemi iki elimin arasına alıp iyice sıktım. Ellerimin titremesini gizlemek için yapabileceğim tek şey buydu.
‘’Aynı okuldayız, elbet görmüşsündür.’’
Güldü. “Haklısın,” dedi.
O an bir şey söylemedim. Çünkü daha fazlasının olmasından korktum.
Ece’yle eve geçtik. O benim ev arkadaşımdı. Benim aksime fazla hareketli ve süslüydü. Ben de onun bu yanını seviyordum zaten. Bana kattığı o ışık saçan enerjisi bir nebze olsa sabahları daha çekilir kılıyordu.
Eve girdiğimiz anda mutfağa girip kahve makinesini çalıştırdım. Onsuz yapamadığım tek şey kahveydi sanırım. Ben kahvemi ve laptopumu alıp oturma odasına geçtiğimde Ece odasına geçmiş ve her gün istisnasız dinlediği Manifest çalma listesini açmış bir şeyler yapıyordu. Muhtemelen akşama kadar tiyatro provasına giderken ne giyeceğini hesaplayacağı çeşit çeşit kombinler yapacaktı ve defile sunar gibi bana gösterecekti. Ben de almak istediği cevabı verip ona en doğru şekilde yardımcı olacaktım.
Laptopun ekranında en son açık bıraktığım posta kutusuna baktım. Staj mailleri, ödevlerin geri dönüşleri ve bir sürü reklam. Sonrasında kafamı boşaltmak için Pinterest’te dolanmaya başladım. Yeni saç modelleri bakıyordum. Çoğunlukla kısaydı. Kestirmenin vakti gelmişti. Sonra önceden baktığım ve kaydetmeyi unuttuğum bir site aklıma geldi. Geçmiş sekmesini açıp aşağılara inmeye başladım. Kendimi öyle kaptırmıştım ki 3-4 ay öncesine kadar inmiştim sonunda. Ve gördüğüm pencereler beynimde eski bir çiçeğin yeşermesine sebep oldu adeta. Köydeki efsaneleri arattığım, o döneme ait olayları öğrenmeye çalıştığım o takıntılı zamanlarım… derin bir iç çektim ve nedense elim arama motoruna gitti ve şunu arattım:
Nathaira adının anlamı
Birkaç sitede dolandıktan sonra karşılaştığım şeye şaşkınlıkla bakıyordum.
Yılan
İsminin adı yılanmış. Gerçekten de adının anlamını taşıyan biriydim de biz görememişiz dedim kendi kendime. Sonra yeni bir pencere daha açtım ve bu kez:
Inara adının anlamı
İlk çıkan siteye tıkladığımda zaten cevap apaçık ortadaydı.
Beyaz ışık
Sonunda en merak ettiğim ama cevabını öğrenmekten istemsizce kaçtığım o isme gelmiştik. Zyran. Yavaşça klavyedeki tuşlara basarak adının anlamını arattım.
Fırtına
Gerçekten başka bir isim Zyran için hafif kalırdı.
Tam bilinçaltımın derinlerine dalmışken kapı açıldı ve tahmin ettiğim gibi Ece elinde telefonu ve bir yığın kıyafetle odaya daldı. ‘’Hazır mısın tatlım?’’ dedi neşeyle ve müziğin sesini biraz daha açarak beni moda sokmaya çalıştı. Laptopun ekranını çevirip, ‘’Sence bu nasıl?’’ dedim.
‘’Güzelim sana uzun saç çok yakışıyor. Niye bir daha kestiriyorsun ki?’’
‘’Bunaldım ya biraz. Yenilik iyi olur gibi.’’
‘’Tamam tamam. Ona sonra bakarız. Şimdi defile zamanı!’’ dedi ve benim mesai başladı.

