Nereia bir anda susunca mağaradaki sessizlik daha da rahatsız edici hale geldi. İçim daraldı. Sanki biri içeriden yavaşça göğsüme bastırıyor ve ciğerlerimi avuçlarının içine almış, acele etmeden sıkıştırıyor ve nefesim yavaş yavaş daralıyordu. Kalbim, olması gerekenden çok daha hızlı atıyordu ve göğsümdeki ritmi boğazıma kadar yükselmişti. Panik atağın ne yeri ne de zamanıydı ama bütün bu dinlediklerim üç gündür zamanda yolculuk yapıp geçmişe gelmiş birine göre fazla gerçek ve sarsıcıydı.
Anlattığı hikâyenin parça parça zihnime yerleştiğini hissedebiliyordum. Ama bu, rahatlatıcı bir bütünlük değildi. Aksine, tuhaf bir tanıdıklık vardı içinde.
O tekne… O gaz lambası… Bir adam… geçmişinden kaçmak isteyen ama yorulmuş bir adam. İçimde bir şey hafifçe titredi.
Sanki… Sanki bu hikâyeyi daha önce dinlemiştim.
Ama kelimelerle değil… Çizgilerle.
Zangoç’un odasındaki kağıtların arasında gördüğüm o çizim bir anda gözümün önüne geldi. Siyah mürekkeple yapılmıştı. Karanlık bir gece, sisli bir nehir, ortada bir tekne.
Altına küçük bir not düşmüştü: ‘’Sessizliğin karanlık çığlığı.’’
O zaman nehrin sesinden bahsettiğini sanmıştım.
Ama şimdi… Nereia’nın sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyordu:
“Ay güneşe küsmüştü, sis nehrin üzerine ağır bir çarşaf gibi serilmişti…”
Bunlar aynı geceydi. Aynı sessizlik, aynı karanlık. Aynı hikâye.
Boğazım düğümlendi. Bir an konuşmak istedim ama kelimeler yerine sadece boğuk bir nefes çıktı içimden. Zihnimde her şey bulanıklaşırken, başım dönmeye başladı. Yer ayağımın altından kayıyor gibiydi. Nefes almakta zorlanıyordum.
Nereia bir şey söylemedi. Sanki zaten ne düşüneceğimi biliyordu.
Bana doğru uzandı.
“Gel,” dedi sadece. “Zaten bir gün diğerleri gibi bu gerçeğin de saklandığı yerden yüzeye çıkması gerekiyordu.”
Ne demek istediğini bilmiyordum. Tereddüt ettim. Ama başka bir yol yoktu. Ellerim titreyerek ona uzandı.
Ona doğru bir adım attım. Ellerimiz birbirine değmedi ama bir şey yine de beni içine çekti. Ve sonra su yükselmeye başladı. Gerçekten mi, yoksa sadece bana mı öyle geldi bilmiyorum… ama bir anda kendimi suyun içine çekilirken buldum.
Suyun içinde gözlerimi kapattım. Kulaklarım uğulduyordu. Kalbim, yüzeye çıkmak ister gibi atıyordu ama ben hâlâ derinlerdeydim.
Nefesimi tutmadım. Çünkü sanki su, ciğerlerime hava gibi doluyordu. Ayaklarım yerden kesildi mi, yoksa dünya mı beni yukarı itti, bilmiyorum.
Sonra her şey beyaza döndü.
Gözlerimi açtığımda nefes nefeseydim.
Kafam suyun üstündeydi.
Etraf sessizdi.
Nereia gitmişti.
O hep yaptığı gibi iz bırakmadan kaybolmuştu.
Kulaklarımdaki su damlaları düştükçe uğultu azaldı ve belki bir belki iki defa duyduğum bir ses adımı seslenerek bana doğru geliyordu. Kirpiklerimdeki damlalar yanağımdan süzüldükten sonra gördüğüm yüz yorgun bedenime yeni bir şok daha yaşatmak üzereydi. Bu Zangoç’un evinde gördüğümüz kız Inara’ydı. Arkasından Zyran’ın seslendiğini ve koşarak suya atladığını duydum ama yorgunluğum gözlerime bir karabasan gibi çöktü ve kendimi ilk gelen kişinin kollarına bıraktım.

