12.1 Bölüm

12.1 Bölüm

0

Yanlış seçim diye bir kavram var mıdır hayatta? Yoksa buna kader deyip her şeyin üstünü sakince örtebilir miyiz? Yaşadığımız anlar, yaptığımız hatalar, baktığımız gözler, tuttuğumuz eller… Onlar hep biz hatırlayalım diye orada değiller mi zaten? O yüzden aslında hiçbir olayı, insanı, kararı çok da ciddiye almamak lazım. Bazen kendini bile boş vermek gerekir çünkü kafanın içindeki sen bile sana düşman kesilebilir. En çok da ihtiyacın olduğunu düşündüğün vakit sessizleşir için. İnsanlar uzaklaşır, sokaklar tenhalaşır ve kafandaki sessizlikle baş başa kalırsın. İşte en çok da bu nereye gittiğini bilmediğin yürüyüşler hayatına yön verir aslında.  Inara’nın, Zyran’ın omzuna sardığı sargı bezini sıkmaya çalıştığı sırada sadece bedenen değil zihnen de donmuş gibiydim. Zyran’ın sessiz inlemelerinin arkasından gelen Inara’nın yükselen sesiyle irkildim. Aklımda dönüp duran onca şey arasında belki de tek yapmam gereken şey harekete geçmekti. Sonucu ne olursa olsun. Zyran’a değmemeye gayret göstererek omzundaki sargıya bastırdım. Elimle vücudu arasında o kadar kumaş parçası olmasına rağmen irkildi ve göz bebekleri öyle büyüdü ki bir anlığına gözünde siyah dışında bir renk kalmamış gibiydi. Inara yerden kalınca bir dal alıp küçük bir bez parçasını dala kabaca doladıktan sonra Zyran’a doğru uzattı, “Bunu ısır ki oku çektiğim sırada işimiz daha kolay olsun. En azından bu sefer zorun kolayı olsun.” Zyran hiç de itiraz edecek durumda değildi ve Inara’nın dediklerini harfiyen uyguluyordu. Ben onları izlerken her şey saniyeler içinde olup bitiyordu. Takip etmekte o kadar zorlanmıştım ki Zyran gerçekten gözlerini benden kaçırıyor mu yoksa çektiği acının tarifsizliğinden ne yapacağını mı bilemiyordu anlayamıyordum. Inara’nın oku çekip çıkarması, tuttuğum sargıyı alıp Zyran’ın omzuna tamamen dolaması ve bizim kalkıp hiçbir şey olmamış gibi yürümeye devam etmemiz biri olmuştu sanki.

Inara en önde elindeki haritayla yol göstermeye çalışıyordu, Zyran üstündeki pelerinli paltosuyla omzunu kapatmaya çalışıyordu ve ben de arkalarından onları takip ediyordum. Sanki sessiz kalmamaya yemin etmişler gibi sürekli konuşuyorlardı. Inara Zyran’a omzunu soruyor, Zyran yol güzergahını Inaraya soruyor, Inara acaba güneş batmadan varabilir miyiz diye Zyran’a fikrini soruyor ve bu sorular arkası kesilmeden devam ediyordu. Sonunda Inara varlığımı hatırlamış gibi arkasını dönüp Zyran’ın arkasına bakmaya çalışır gibi bana seslendi, “Sıla sen de gelip baksana. Haritada yol bu taraftan gösteriyor ama sanki diğer yol daha kestirme gibi duruyor.”

Ne saçma bir soruydu bu böyle? Ben nereden bilebilirdim ki buradaki patikaları? Belki de Inara sadece yalnız hissetmemin önüne geçmeye çalışıyordu. Sonuçta şimdiye kadar burada en güvendiğim insanın ihanetini öğrenmiştim, bana belki de en çok güvenen arkadaşlarıma kahraman olamayacağımı ve bir korkak olduğumu söylemiştim ve tüm bunların üstüne bedenim sanki tüm insanlıktan uzak durmam gerekiyormuş gibi buz kesmişti. Yavaşça Zyran’ın yanından geçtim ve Inara’nın elinde tuttuğu haritaya baktım. Parmağı sanki hangi yolu seçmem gerektiğini gösterir gibiydi. Inara bunu bilerek mi yapıyordu? Ben parmağıyla gösterdiği yol ve diğeri arasında karar vermeye çalıştığım sırada arkamda duran Zyran’ın gözlerini üzerimde hissetmemek için zor duruyordum. Buz gibi bedenimin üstünden kayıp giden bakışlarını fark etmemek elde değildi. Inara rahatsız olduğumu fark etmiş gibiydi. “Sıla?” diyerek bana döndüğünde hızlıca parmağıyla işaret ettiği yolu tersini işaret ettim. “Sanırım burası bana tanıdık geliyor.” dedim ama der demez en yanlış kararı verdiğimi anlamıştım. Inara şaşkın gözlerle bana bakıyordu. Endişeliydi ama başka çaresi yokmuş gibi “Ta…Tamam öyleyse. O taraftan gidelim.” dedi. Zyran’dan ise en ufak bir çıt bile çıkmamıştı. Yol ayrımından sola doğru yöneldiğimizde Inara’nın sesine bir titreme yerleşmişti sanki. 

 Bu sefer de grubu sakinleştirme ve diri tutma görevini ben devralmışım gibi kendi kendime konuşmaya başlamıştım. Küçüklüğümden başlayıp salıncaktan düşme anımdan en saçma lise anılarına kadar her şeyi anlatıyordum. Ben konuştuğum sırada Inara da tepkisiz kalmamak için şaşırmış gibi yapıyor, sorular soruyor ve tedirginliğini gizleyemeden gülmeye çalışıyordu. Zyran’ın ise botundaki boncukların sesi olmasa arkamızdan geldiğini bile anlayamayacaktım. O kadar sessiz, o kadar tepkisizdi ki. Belki de sessizliği bir tepkiydi. Gergin nefesini ensemde hissedebiliyordum. Ama hiçbir şeye cevap vermiyordu. Inara’nın birkaç sorusuna “Hıhım.” der gibi cevaplamak dışında tabii. Anlatacak hikayelerim tükenince çantamdaki elmalar aklıma geldi ve elimi uzatıp üçünü aldım. Çantamda dört elma vardı. Ama dördüncünün sahibi artık bizimle değildi. Aslında hiçbir zaman bizimle değilmiş, sadece yanımızda yolculuk ediyormuş, bizden değilmiş… Daha derin ve üzücü düşüncelere dalmadan elmalardan birini Inara’ya uzattım. Elimde iki elma kalmıştı. Nefesimi tutup arkamı döndüm ve birini Zyran’a uzattım. Gözlerini yere dikmiş yürüyordu. Elimde ne olduğuna bile bakmadı. “Elma?” diyebildim kısık, çekingen bir sesle.  Zyran ise öylece yanımdan geçmişti. Sanki orada yokmuşum, orada kimse yokmuş gibi.

 Olduğum yere çakılıp kalmıştım. Beni görmezden geliyordu. Ben ne yaptım ki ona? Farkında olmadan yanlış bir şey mi söyledim? Böyle bir şey olamazdı çünkü neredeyse bir saattir yürüyorduk ve benim için ağzının kenarını bile oynatmamıştı. Zaman döngüsünden çıktığımızdan beri hiç ikili diyaloğa girmemiştik bile. Yanlış bir şey mi yaptım hissi ayak parmak uçlarımdan kafamın tepesine kadar tüm bedenimi gezmiş ve sonunda göğsümün tam ortasına çökmüştü. Kendimi uzun zamandır hiç bu kadar fazlalık hissetmemiştim. O an yer yarılsa da dibine girseydim daha iyiydi. Sadece orada değil, hiçbir yerde olmak istemiyordum. Zyran yanımdan geçip gittiği esnada yere bakakalmıştım. Hayır. Hayır, hayır! Şimdi olmaz. Gerçekten gözlerim mi dolmuştu? Boğazım düğümlenmişti. Dikenli tellerle çevrili boynumu kaldırıp gözümdeki yaşlar akmasın diye ağaçların dalları arasından parça parça görünen gökyüzünü aramaya çalıştım. Yaşadığım bu duygu karmaşasını fark eden Inara elimdeki ikinci elmayı alıp yanındaki Zyran’a uzattı. “Yesene işte şu elmayı. Yola çıktığımızdan beri ağzına tek lokma sokmadın.” Zyran başını kalırdı. ‘’Ne elmaymış be.’’ Dedi ve elini Inara’ya uzattı. Kafamdan aşağı kaynar sular inerken uzaktan gelen tanıdık bir sesle irkildim. Kulağımın yanından sinek vızıltısı gibi aniden geçip giden ok, Inara ve Zyran’ın arasından geçip ilerdeki ağaçların birine çarptı.

How useful was this post?

Click on a star to rate it!

Average rating 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir