Her şey öyle hızlı gelişmişti ki göz açıp kapayıncaya kadar kendimi bir Kieranla çatışırken buldum. Karşımdaki Kieran kılıcına davranırken sağ elimdeki hançere ve yaralanan omzumdaki açılan yaradan akan kanın kolumdan inişine baktım. Kafamı kaldırdığımda Inara ağaçların arasından gelmeye çalışan Kieranları okuyla savuşturmaya çalışırken Zyran ise halihazırda bir Kieranı yere indirmişti. O sırada üstüme yürüyen Kieran’ın ani kükremesiyle ruhum bedenime dönmüş gibi oldu ve geriye doğru atıldım. Kieran kılıcını bana doğru savururken tek yapabildiğim hançerle birkaç defa kılıcı durdurmak veya geriye doğru kaçmak olabilmişti. Son geriye doğru attığım adımla yerle bir olmam sonumun geldiğini hissettirmişti. Yaralı omzumdan destek alıp yerden doğrulmaya çalıştığım sırada karşımdaki Kieran pis bir sırıtmayla üstüme yürüyordu ve ‘’Kelleni ellerimin arasında ona teslim ettiğimde benimle öyle gurur duyacak ki belki de yeni sağ kolu ben olacağım. Seni pis kahraman bozuntusu böcek.’’ Dedi. Hançer ben geriye doğru düşerken elimden kaymış ve ulaşamayacağım uzaklıktaki bir mesafeye gidip beni orada yalnız bırakmıştı. Etrafımda kendimi savunmak için bir dal parçası, bir taş ararken gözlerim Zyran’ın gözleriyle denk geldi. Yere indirdiği Kieran’ın yanında eğilmiş ve öylece beni izliyordu. Neden hiçbir şey yapmıyordu? Sanki benim olduğum tarafa dalmış gibi boş gözlerle bana bakıyordu. Artık gözleriyle bile konuşmuyordu. Gözlerimiz arasındaki bağ öyle bir sessizliğe gömülmüştü ki aramızdaki uçurumdan aşağı atlamak tek seçenekmiş gibi geliyordu. Hançeri beni yalnız bırakmışken o da uzaktan izleyerek beni ölüme terk etmiş gibiydi. Kieran kılıcını havaya kaldırdığı sırada Inara’nın oku hızla kılıca çarpmış ve Kieran’ın dikkatinin dağılmasını sağlamıştı. Bu boşluktan faydalanıp var gücümle botlarımın tabanıyla Kieran’ı ittirdim ve hançere uzandım. Ayağa kalkıp Kieran’a doğru öfkeli bir dönüş yaptığımda Inara çoktan işini bitirmişti bile. İçimdeki öfke bir havai fişek gibiydi. Ya içimde patlayacaktı ya da birine savuracaktım. Tam o sırada Zyran’la tekrar göz göze geldik. Gözlerimden fışkıran alevler karşısında şaşkına dönmüştü.
Artık düşünerek hareket etme devri kapanmıştı. Hızla üstüne yürüyerek ellerimle göğsünden ittirdi. Bir çivi gibi sağlamdı ve yerinden ufacık bile kımıldamamıştı ama ben geriye doğru sendelemiştim. Sinirle, ‘’SEN! SEN ÖYLECE DURDUN VE İZLEDİN!’’ Inara arkamdan gelip beni sakinleştirmek için elini uzatmıştı ama eli havada kaldı çünkü bana dokunmak canını yakacaktı ve sadece, ‘’Sıla, sakin ol.’’ Diyebildi titreyen masum sesiyle. Zyran ise gözlerini bir an bile benden ayırmamıştı. Öyle öfkeliydim ki bakışlarında bir anlam arayacak zamanım bile yoktu. Son kalan enerjimle tek diyebildiğim, ‘’ÖLEBİLİRDİM!’’ Oldu. Öyle kuvvetli bağırmıştım ki üstümüzdeki ağacın yaprakları bile titremişti. Zyran ise gözlerimin içine bakarak ne kadar derine dalabileceğini tartar gibi süzdü ve, “Belki de öylesi daha iyi olurdu.” Dedi. Kalbim durmuş gibiydi. İçimde alevlenen öfke yerini küllerine bırakmıştı. ‘’Ne dedin sen?’’ Diyebildim sadece. Karşımdakinin gerçekten Zyran olduğunu ve bana böyle bir şey söyleyebileceği ihtimalini sindiremiyordum. Zyran ise hiç olmadığı kadar uyanık ve sert görünüyordu. Yeri sarsan adımlarıyla üstüme yürüyerek sesini yükseltmeye başladı. ‘’Bizi yanlış yola soktun! Tehlikeye sürükledin! Ne için? Kendini önder falan mı sanıyorsun? Bayılıp ayılmalarınla yeterince yavaşlatıyorsun bizi zaten. Belki de hiç…’’ dedi ve sesi titredi. ‘’Belki de hiç gelmeseydin daha iyiydi!’’ Dedikten sonra daha fazla bana bakmaya dayanamıyormuş gibi arkasını döndü. Kafam allak bullak olmuştu.
‘’Bütün bunları ben mi istedim sanıyorsun?! İnan şansım olsa tam şu an geri dönerim ama mümkün değil. O yüzden benimle kapana kısılmış gibi davranma çünkü buradan çıkamayan benim!’’ Ben ne kadar bağırsam da duymuyormuş gibi ağır ağır yürümeye başlamıştı. Nasıl yani? Öylece istediği her şeyi söyleyecek, içindekileri kusacak ve sonra da dinlemeden yoluna devam mı edecekti? Hayır. Ben buna izin veremezdim. Hırsla koşarak önüne geçtim ve karşısına dikildim. ‘’Sürekli birilerini suçlamayı ne zaman bırakacaksın sen?! Önce kendinle yüzleş de… sonra beni eleştirirsin.’’
Zyran gözlerini benden uzağa çevirmişken birden bana kilitlendi. ‘’Yüzleşmek mi?’’ Dedi, alaycı ama kısık bir tonla.
‘’Ben zaten her gün kendimle yüzleşiyorum, Sıla. Her lanet sabah gözümü açtığımda… Ama sen ne anlarsın ki.’’ Sesindeki kırgın öfke bana mıydı yoksa kendi sözlerine mi anlayamıyordum.
‘’Yine de bu bana istediğini söyleme hakkın vermez sana. Zor şeyler yaşamış olabilirsin ama beni anlıyormuş gibi yapma en azından.’’
‘’Anlıyormuş gibi yapmıyorum zaten.’’ Dedi ve bir adım daha yaklaştı. Artık gözlerine bakabilmek için kafamı kaldırmam gerekiyordu.
‘’Her şeyi kendine saklıyorsun. Korkuyorsun ama bir yandan da kahramancılık oynuyorsun. Sonra da gelmiş beni eleştirme diyorsun. Sadece senin acın mı önemli? Sadece sen mi korkuyorsun sanıyorsun?’’
‘’Senin acını küçümsemiyorum.’’ Dedim kendini kasarak ayakta duran biri gibi. Kelimeler boğazımdan çıkarken zorlanmaya başlamıştı.
‘’Ama ben de buraya oyun oynamaya gelmedim. Ben—‘’
‘’SEN NE?’’ Diye bağırarak sözümü kesti.
‘’Sen daha ne yaptığını bile bilmiyorsun Sıla! Bazen konuşuyorsun bazen susuyorsun ama hiçbirinde gerçeği söylemiyorsun. Kendinle mi yoksa benimle…‘’ boğazını temizler gibi hırıltıyla öksürdü ve ‘’—bizimle mi savaşıyorsun, anlamıyorum.’’
‘’Evet! Belki kendimle savaşıyorum! Ama sen? Sen ne yapıyorsun peki Zyran? Herkesi kendinden uzaklaştırarak kimi koruduğunu sanıyorsun? Bizi mi yoksa kendi suçluluğunu mu?’’
Zyran omzunu silkip yanımdan geçerek yürümeye kalktı ama adımlarındaki sertlik, sinirini saklayamıyordu. Ben ise arkasında bıraktığı bir açık yara gibiydim. ‘’Evet sen hep böyle kaç işte!’’ Diye bağırdım boğazımdaki düğümle savaşarak.
‘’Konuşmaktan kaç, hissetmekten kaç… Bize yardım ederken bile tek düşündüğün kendinsin!’’
Bir anda olduğu yerde durdu ve geri döndü. ‘’Ben kendimi kurturmayı bırakalı çok oldu Sıla.’’ Diye kükredi gözlerime bakarak. ‘’Sen hala anlamadın mı? Ben zaten çoktan kaybettim!’’
O sırada Inara öne atıldı ve aramıza girmeye çalıştı. ‘’Siz ikiniz de sakin olun artık!’’ Dedi nefes nefese.
‘’Böyle giderse sadece yolumuzu değil birbirimizi de kaybedeceğiz.’’ Ama ikimiz de Inara’nın duymuyorduk. Benim tek gördüğüm şey Zyrandı, Zyran’ın da ben.
‘’Her şeyin cevabını bildiğini sanıyorsun ama hiçbir şeyi gerçekten duymuyorsun.’’ Dedim Inara’nın üstünden Zyran’a bakarken.
‘’Duyuyorum.’’ Dedi gözlerini kısarak. ‘’Ben sadece seni duyuyorum ama sen de konuşmuyorsun.’’ Dedi yüzümdeki kaslar gevşerken. Inara aramızdan çıkmıştı. Zyran bana doğru yürüyerek biraz daha yaklaştı. ‘’Senden önce her şey daha kolaydı. Bütün sesler netti. Şimdiyse… Her şey bulanık.’’
Sözleri mideme koca bir taş gibi oturmuştu. Ben işleri zorlaştırıyor muydum onun için? Kelimelerinin altında asıl kastettiği şeyleri umursamadan hırsıma yenik düşmüştüm, ‘’Kolay mıydı? O zaman daha niye burada duruyorsun? Neden gitmiyorsun?’’
Zyran’ın artık sözleri değil, gözleri konuşmaya başlamıştı benimle. ‘’Çünkü bu yolculukta herkesin bir yeri var. Hepsi bu.’’
‘’Tabii.’’ Dedim alaycı bir tavırla. Sözlerimi aklım değil duygularım yönetiyordu. ‘’Daha geçmişini bile tam hatırlayamayan biri için ben de bu yolculukta sadece bir ‘yer’im, değil mi?’’
‘’Dikkat et Sıla.’’ Dedi yüzü kasılmış, buz gibi bir sesle.
‘’Hayır dikkat falan etmeyeceğim!’’ Dedim.
‘’Benimle böyle konuşmaya hakkın yok.’’ Dedi Zyran avuçlarını sıkarken.
‘’Benim ölümüme öylece bakarken sustuğun an o hakkı kaybettin sen.’’ Dedim sert bir şekilde. Sözlerim Zyran’ın yüzüne bir bıçak darbesi gibi çarpmıştı. Bir adım geri çekildi. Yüzümdeki o ufacık kırılma anı ile ne yapacağını bilmez bir şekilde arkasını döndü.
Inara hâlâ arkamızdaydı.
“Yeter artık,” dedi kısık bir sesle, ama sesi neredeyse titriyordu. Elindeki haritayı buruşturdu, parmakları titredi. “Siz… siz birbirinizi mahvedeceksiniz.”
Zyran başını kaldırmadan omzunun üstünden baktı. “Bu konuşma burada bitti.”
Sesi artık öfke değil, yorgunluktan ibaretti. Ama o son cümle… o son kelimeler… Kafasını tekrar yola çevirirken ağzından dökülen o kelimeler tek tek kalbime saplanmıştı. ‘’Keşke beni hiç tanımasaydın.’’
Bir an nefesim kesildi. Yüzüne bakmak istedim, ama dönüp gitmişti bile. Arkasından savrulan pelerinin ucu yere sürtüyor, bastığı her adımda kuru yapraklar hüzünle hışırdıyordu. Gözlerimi kaçırdım. Toprak nemliydi, dizlerim titriyordu. Hiç mi düşünmemişti beni? Kırılabileceğim ufacık da mı geçmemişti aklının ucundan? Böyle mi bitecekti yani? Onca şeyin ardından, sadece birkaç kelimeyle? İçimde bir ses fısıldadı: “İnsan her zaman savaşta ölmez. Bazen bir söz… ölümün kollarına koşmak için yeterlidir.”
Inara yavaşça yanıma geldi. “Bırak, gitsin,” dedi sessizce. “Bazen susmak erdemden değil haksız olduğunu bildiğindendir.” Ama ben paramparça olmuştum. Söylediklerine mi yoksa sustuklarına mı üzüleceğimi bilemiyordum. Gerçekten ölümüme göz yummuştu ama bundan da ağırı onda bir yerim olmadığını hissetmekti. Onun için sadece yolculuğunda etrafında dolanan öylesine biriydim. Kafamı kaldırıp uzaklaşan gölgesine baktım. “Evet Zyran,” dedim kendi kendime, dudaklarım titreyerek. “Belki de öylesi daha iyi olurdu.’’
Rüzgâr bir anlığına derince esti, sanki ormanın tamamı o cümleyle birlikte iç çekti. O arkasını dönmüş yürürken o an gerçekten yok olmak istedim. Belki de ölmeliydim. Böylece korkak olarak değil de yolda çabalarken öldü derdi. Belki çabaladığımı o zaman görebilirdi. Ben onu bu kadar düşünürken onun beni umursamazca yetersiz ve fazlalık hissettirmesi bünyeme ağır gelmişti. Ayak tabanlarım yere yapışmış gibi ağır adımlarla yürürken sadece önümde ilerleyen yola bakabiliyorum artık. Gözlerim buğulanmıştı ve bu güçsüzlük hissi en nefret ettiğim haline dönüşüyordu. O kaçtığım duyguların tam da ortasında bulmuştum kendimi yine. Yalnız, çaresiz ve güçsüz. O ilk karşılaştığımız günden beri ona karşı içimde biriken o his sanki korkmuş bir kedi gibi bir köşeye saklanmıştı. Şu an ilk defa onu görmek istemiyordum. Hatta görmemek istiyordum. Sanki şimdiye kadar hep bıçağı keskin ucundan tutarak ona uzatmışım da bu sefer bıçağı hızla çekmek yerine bir eliyle benim elimi sıkmış ve diğer eliyle yavaşça bıçağı çekmiş gibi. Sanki yaşayacağım acıyı arttırmak istemiş ve bunun için elinden geleni yapmış gibi. Niye bilmiyorum ama o kadar öfkeliydim ki ona. Şimdi o önümde rahat rahat yürürken belki de söylediği hiçbir şeyi hatırlamıyordu ama her kelimesi benim içime bir nakış gibi ince ince işlenmişti. Kendimi haksızlığa uğramış hissediyordum ve bu öyle berbat bir histi ki sanki karabasanlar üstüme çökmüştü de sesimi kimseye duyuramıyordum. Hep ihtiyacım olan oymuş gibi hissetmiştim ve bu haksızlıktı çünkü onun bana ihtiyacı yoktu. Herkesin birilerine ihtiyacı olurdu ama onun yoktu. Onun kimseye ihtiyacı yoktu ve bu haksızlık. Göğüs kafesimin içinde dolanan ve beni yiyip bitiren bu kurtçukla ne yapacağımı bilemiyordum.
Gözümden dalmayan yaşla yanımda yürüyen tilkiyi görmem bir olmuştu. Onca zamandır yanımda sessizce yürüyordu ve ben yeni fark etmiştim. Tüyleri eskisi gibi parlak değildi bu sefer. Bir şeyler farklıydı artık. Zyran’a bakıyordu ve kafasını bana çevirince, ‘’Duygular anlık yaşanır ama sözler… Onlar kalıcıdır. Bir söz o anı tekrar tekrar yaşamana sebep olabilir. O yüzden söylediklerine dikkat et. Hiç tahmin etmediğin kapanmamış yaralara dalabilirsin.’’ dedi.
‘’Ama o da beni düşünmedi. Beni ölüme terk etti.’’
‘’Seni rahatsız eden gerçekten ölüme terk etmesi miydi? Yoksa değersiz hissettirmesi mi?’’
‘’Sanırım… Değersiz hissettirmesi. Bilemiyorum. Ona çok sinirlenmiştim. Çünkü… Çünkü ben onu farklı sanmıştım. O farklı olur sanmıştım.’’
‘’Onu farklı kılan şey senin ona verdiğin değer. Ama unutma. Senin ondaki değerin de onun sana verdiği kadar. Sen ona verdiğin kadarını onun da sana göstermesini bekleyemezsin. Herkes duygularını göstermede yeterince iyi olamayabilir. Bu sana değer vermediği anlamına gelmez. Önemli olan birbiriniz için ne kadar çaba harcadığınız.’’
‘’Nasıl yani?’’ Dediğimde Inara bana döndü ve ‘’Sıla? Kendi kendine ne mırıldanıyorsun? Bir sorun mu var?’’ Dedi. Omuz silktim, ‘’Bir sorun yok.’’ Dedim. Tilkiye döndüğümde artık yanımda değildi. Nasıl bu kadar hızlı ortadan kaybolabiliyordu hayret ediyordum. Bu gördüğüm sevimli hayvan sadece benimle mi konuşuyordu yoksa duyduklarım bilincimdeki gerçeklerin bir yansıması mıydı bilemiyordum. Bütün bu içsel çatışmam sürerken yolun sonuna geldiğimizi fark etmemiştim bile, hem fiziksel olarak hem de ruhen. Toprak sertleşmiş, yerini nehrin kenarındakilere benzer taşlara bırakmıştı. Ağaçlar seyrekleşmişti ve gökyüzünün griliği artık daha netti. Neredeyse akşam olmak üzereydi ama havanın rengi saati anlamayı güçleştiriyordu. Etrafımdaki her şey içimdekilerin bir yansıması gibi gelmeye başlamıştı artık. Havanın griliği, rüzgarın bıkkın esintisi, ağaçların sessizce ağlar gibi hışırtısı… Inara elindeki haritaya bakarken birden durdu. Rüzgar beyaz saçlarını yüzüne vurmuştu ama haritayı bir elinin içinde sıkarken diğer eliydi dağların arasında bir ağız gibi açılan karanlık oyuğu gösterdi. ‘’Sanırım… onu bulduk.’’ Dedi nefesini tutarak.
Nehrin bittiği tarafta, bütün aydınlığı içine çeken bir karadelik gibi öylece karşımızda duruyordu. Sanki bütün bu yolculuğumuzun, hatta hayatımızın cevabı orada, o karanlığın içine gizlenmişti. Hepimiz yere çivilenmiş gibi öylece mağaranın girişine bakıyorduk. Yüreğim hızla atıyordu ama korkudan mı, yoksa sonun yakın olduğunu fark ettiğimden mi, bilmiyorum. Böyle hisseden tek ben değildim çünkü ikisinin de yüzünde benimkiyle aynı gerginlikte bir ifade vardı. Mağaranın içinden eserek nehrin üzerinden gelen rüzgâr sanki benimle konuşuyor gibiydi. Biraz odaklanınca tanıdık gelen o melodik sesin aslında mağaradan değil, nehrin derinlerinden geldiğini anlamıştım. ‘’Gerçeğin ölümcül savaşında sona varmadan önce, herkes yara alır biraz.’’ Diye fısıldamıştı Nereia.
Gözlerim karanlık girişte takılı kalmıştı. Sanki o tarafa doğru dalmıştım ve başka hiçbir yön artık doğru gelmiyordu. Belki de gerçekten o eşiğin ucundaydım artık, hem bu yolculuğun hem de kendimin. Ve bir adım daha atarsam, o eşikten geçersem… Beni neler bekliyor olursa olsun, oradan çıktığımda artık eski Sıla yerini bambaşka birine bırakacaktı. Belki de o anda, ilk kez gerçek Sıla doğacaktı.

