Aramızdaki sessizlik bir uçurum gibi uzanırken mağaranın eşiğine gelmiştik bile. İçerden gelen soğuk hava ne kadar yüzümüze çarparken bize uyarı mesajlarını fısıldasa da başka çaremiz yoktu. Duvarlar nemli ve tanıdık görünüyordu. Ne kadar ürkütücü görünse de beni içeri çeken bir his vardı. Her zamanki gibi en önden giden Zyran oldu ve karanlığa doğru bir adım attı. Mağaranın biraz ilerisinde, görünür kısımlarımda, söndürülmüş meşaleler olduğunu görmüş olmalı ki o tarafa doğru ilerledi.
Inara ve ben de arkasından giderken tüm bu olanları düşünmek içimde tuhaf bir his uyandırıyordu. Sanki rüyada olduğunu anlarsın ama kalkmak istemediğin için müdahale edemediğin olayları izlersin ya, işte ben de öyle bir rüyanın içindeydim belki de ve kalkamıyordum. Belki de kalkmıyordum, beni burada tutan bir şeyler vardı. Belki de birileri… Zyran meşaleyi yaktıktan sonra bize döndü, ‘’Burdan sonra olacaklar belki de şimdiye kadarkilerden daha zor olacak.’’ Dedi. Gözlerimi kaçırmıştım ama cümlesinin sonunda Zyran’a döndüğümde zaten bana baktığını gördüm. Inara elindeki haritayı buruşturarak çantasına koyarken mağaranın içinden turuncu bir ışık hüzmesinin bize doğru yaklaşığını görünce istemsizce ‘’Biri geliyor!’’ dedim heyecan ve korkunun karışımı bir ses tonuyla. Zyran kabarık paltosunu daha da kabartarak bizi arkasına aldı ve gelen kişiye seslendi,
‘’Kimsin?’’
‘’Arayanların bekleyeniyim.’’ dedi karanlığın içinde yavaşça bize doğru ilerleyen silüet.
Zyran adamın söylediğini duymazdan gelmişti ve tekrar, bu sefer daha yüksek ve sert bir sesle ‘’Sen kimsin?’’ diye sordu elindeki meşaleyi karanlığa doğru tutarak. Bu sorduğu soru adamdan aldığı cevaptan tatmin olmadığını göstermesinin en Zyran tarzında yoluydu. Adam da bunu biliyormuş ve Zyran’ın sabrını test etmeye çalışır gibi hiç cevap vermeden bize doğru yürümeye devam etti. Mağaranın eşiğine yaklaştıkça yüzündeki detaylar belirginleşmiş ve tanınır hale gelmişti. Inara zafer kazanmış ama yorgun düşmüş bir savaşçı edasıyla, ‘’Bu, o.’’ Dedi. Sonunda yanımıza vardığında sessizliğinden ödün vermeden tek tek üçümüzü de süzmüştü. Zangoç’un bakışları üzerimdeyken mağaranın içindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Sanki o karanlık,nemli taş duvarlar nefes almayı bırakmış, bizi dinlemeye başlamıştı. Meşalenin titrek ışığı yüzünü tam aydınlatmıyordu ama gözlerindeki o tanıdık ve ürkütücü parıltıyı seçebiliyordum. Beklemekten yorulmuş birinin dinginliğiyle duruyordu karşımızda. Ama bu dinginlik huzurdan değil, çoktan kabullenilmiş bir sondan geliyordu.
Zyran bir adım öne çıktı. Omzundaki yaraya rağmen dimdik duruyordu ama bedeninin gerildiğini fark etmemek mümkün değildi.
“Yol bizi buraya kadar getirdiğine göre çağırdın ve bekliyordun. Şimdi ne var ne yok anlat da sonuca varalım.’’
Zangoç başını hafifçe eğdi. Dudaklarının kenarından akan belirsiz bir gülümseme vardı.
“Ben kimseyi çağırmadım,” dedi sakince. “Bazı yollar, sonuca varmak içindir bazısı da yolu deneyimlemek için.”
Bunu söylerken bakışları tekrar bana kaymıştı. Sanki söylediği her kelime, bilmediğim bir suçun deliliymiş gibi üzerime yapışıyordu.
“Girecek miyiz?” diye sordu Inara. Sesi her zamanki gibi kontrollüydü ama parmaklarının çantasında gezdirirken titrediğini fark ettiğimde tek olmadığımı anlamıştım.
Zangoç başını salladı ve arkasını dönüp hafif adımlarla yürümeye başladı. “Vakit dar.”
Mağaranın derinlerine indikçe hava daha da ağırlaştı. Tanıdık gelen bu nemli taşların yosun kokusu ve aralardan fısıldar gibi sızan soğuk, kemiklerime işliyordu ama bu üşüme bedensel değildi. İçimde bir yerlere dokunuyordu. Bildiğim, daha önce gördüğüm ama neresi olduğunu çözemedim bir yerlere… Yol ilerledikçe farklı yönlere açılan dar geçitler bizi resmen sınıyordu ve tedirginliğimizin artmasına sebep oluyordu.
Sol taraftan, neredeyse bir fısıltı gibi, adımın söylendiğini duymamla olduğum yere çakılıp kalmam bir oldu. ‘’Duydunuz mu?’’ dedim sanki ikinci bir fısıltıyı gelirse kaçırmamak için. Aynı anda Zyran’ın nefesindeki ritmin bozulduğunu hissettim. Yüzü taş kesilmişti. Bakışları sağ taraftaki karanlığa kilitlenmişti; dudakları aralanmış ama tek kelime çıkmıyordu. O da bir şey duymuştu. İlk defa Zyran’ı bu ifadeyle görüyordum. Vücudundaki tüm hücreler tetiklenmiş ve kısa devre yapmış gibi karanlığın ucundaki boşluğa bakıyordu. Kaşlarını çatmamıştı, elini kılıcının kabzasına götürmemişti. Zyran ilk defa korkmuş gibiydi. Onu bu kadar korkutan şey neydi? Benden farklı bir şey mi duymuştu? Sessizliği dinlemek ilk defa bu kadar zor gelmişti. Sonra bir ses daha geldi. Bu sefer bir fısıltıdan çok diyalog gibiydi.
‘’Sence etkilenmiş midir?’’
‘’Hayır o güçlü bir çocuk. Üstesinden geleceğine eminim.’’
‘’Ya üzülüyorsa ve söylemiyorsa?’’
‘’Büyüdü artık. Yaşıtlarına göre de çok olgun zaten. Üzülecek bir şey yok. Böyle olması gerekiyordu.’’
Duyduğum bu iki kişi hayal meyal gözümün önüne geliyordu. Kim olduklarını hatırlayamıyordum ama orada bir yerde, derinlerde biliyordum. Beynimi ne kadar zorlasam da diyaloğun ne öncesi ne de sonrasını tamamlayamıyordum.
Dönüp Inara’ya baktığımda gözleri dolmuş karanlığı izliyordu. Sanki duyduğu şey onu korkutmuştu ama hem çağırıyor hem de tehdit ediyordu. Zyran’ın ise gözü seğirir gibi olmuştu ama kafasını sallayıp gördüğü hayaletin etkisinden çıkmak ister gibi derin bir nefes almıştı sonunda.
Zangoç elindeki meşaleyi takılı kaldığımız karanlık yol ayrımına doğru fırlattı ve birden o derin geçmişlerimiz ateşe verildi. “Bakmayın,” dedi. “Dinlemeyin. Bugün o taraf için gelmediniz. Zaman yok.”
Şimdiye kadar sayılı cümlesini duyduğum Zangoç’un sesinde ilk kez bir çatlak vardı. Emin olmadığı bir şey söylemiş gibiydi. Doğruyu mu söylüyordu bilmiyorum ama haklı olduğu bir nokta vardı. O da zamanımız olmadığıydı. Her an Kieranların baskınına uğrayabilirdik ve bu da bizim sonumuz olurdu. Yol ayrımlarını arkamızda bırakırken her birimizin içinde bir şeyleri o karanlık tarafta bıraktığını hissediyordum. Belki bir soru, belki bir parça pişmanlık, belki de bir parça huzur.

