Çok zaman geçmemişti ki yolun sonunda geniş bir oyukta durduk. Oyuğun diğer tarafında mağaranın başka bir çıkışı vardı ama bu sefer düzayak değil yukarı doğru açılan bir açıklıktı. Üstü ağaçların geniş gövdesi ve yapraklarınla korumaya alınmış gibi aradan sızan ay ışığıyla aydınlanıyordu. Oyuğun bir köşesinde ise sönmek üzere olan bir ateş, eski bir çanta ve bez parçaları vardı. Zangoç ateşi harlamak için bir odun parçasıyla külleri karıştırırken oturmamız için eliyle işaret etti. Ateşin diğer tarafında bağdaş kurup otururken ağır ağır cebine uzandı. Parmakları titriyordu. Çıkardığı şey, ateşin kıvılcımlı ışığında metalik bir parıltıyla kendini belli etti.
Haç.
Onu ilk kez görüyordum. Derin işlemeleri çok belli olmasa da rahatsız edici bir ağırlığı vardı. Ateşin diğer tarafından bile hissedilebilen bir ağırlık. Bakarken içimde tarif edemediğim bir baskı oluştu. Sanki sadece gözlerimle değil, kalbimle de onu görüyordum.
“Bu,” dedi Zangoç, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü, “İnsanlığın en büyük hazinesi.” Durdu. Ateşe baktı. Sonra tekrar, sanki bizi ilk defa görmüş gibi kafasını kaldırarak, ‘’Benim için mi geldiniz?’’ dedi. Biz şaşkınlıkla birbirimize bakarken Zangoç devam etti, ‘’Bu elimdeki insanlığın en değerli hazinesi.’’ dedi.
Güldü. Kısa, acı bir gülüştü bu.
“Aslında bu haç bir anahtar. Ve her anahtar… günün sonunda her anahtar bir kapıyı açar.”
Gözleri karardı. Sanki haça değil, onun açacağı şeye bakıyordu.
“Kapılar insanı tanımaz,” diye ekledi. “Niyet sormaz. Haklıyı,haksızı; doğruyu, yanlışı ayırmaz.”
Bir an durdu. Sonra başını iki yana salladı.
“Ben taşıdım,” dedi. “Ama herkes taşıyamaz.”
Cümleler ağzından kopuk kopuk dökülüyordu artık. Aynı kelimeleri iki kez söylediğini fark ettim. Önce bize söylüyor, sonra da kafasını yan tarafa doğru çevirip fısıldayarak içine içine söylediklerini tekrarlıyordu. Sanki orada başka biriyle daha konuşuyor gibiydi. Kafasının içinde ikinci bir kişi varmış da, onu da ikna etmeye çalışıyor gibi. Haçı tutan eli daha da titremeye başlamıştı.
Sonunda bana döndü. Birden gözündeki ışık söndü, oturuşu değişti ve tuhaf bir gülümseme takındı. Sürünerek yanıma doğru geldi. Tuhaf duruşu ürkütücü olsa da zararsın görünüyordu. Sanki az önceki sakin,bilge Zangoç gitmiş de yerine başka biri gelmişti. Buna bir kişi demek bile zordu. Haçı bana uzatışı, diğer eliyle yerden destek alarak kambur duruşunu saklamaya çalışması, gözlerini kaçırarak beni süzmesi.
Haçı avucuma bıraktığında soğukluğu içime kadar işledi. Havada duran elini hemen çekmedi. Parmakları öylece havada asılı kalmışken birkaç saniye gözlerime baktı. O bakışta biraz korku, biraz endişe, biraz da çocuksu bir masumiyet vardı. Bu kesinlikle o yaşlı Zangoçla aynı kişi olamazdı.
“Sakla. Sakla. Sakla. Sakla.” demeye başladı ritimsiz bir şekilde sallanırken. Birden durdu, öne atılıp ellerimi tutarak haçı avuçlarımın arasında sıkıştırarak konuşmaya başladı. Tenimin yakan soğukluğuna karşı bir zırh giymişçesine elimi bırakmadan haçı sıkıştırıyordu. Yalvarır gibi bir ses tonuyla, “Yerini sadece sen bil. Sakla. Sakla… sakla!” diyordu. O kadar üstüme gelmişti ki artık kucağıma düşecekti neredeyse. Zyran sabırsızlığına yenik düşmüştü ve ani bir hareketle öne atıldı. ‘’Bu kadar yeter.’’ dedi Zangoçu omuzlarından tutup ayağa kaldırırken. Zangoç yerine yığılır gibi oturduktan sonra kızaran ellerine baktı. Buz yanığı gibi şişmeye başlamıştı bile. Birkaç saniye öylece durduktan sonra kafasını kaldırıp bana baktı, sanki eski Zangoç geri gelmişti, ‘’Kendini bu şekilde saklamaya devam edersen bir gün kendini de uyuşturup o sonsuz uykuya dalacaksın ve kimse seni kurtaramayacak.’’
Ne demek istediğini anlamamıştım, bir şey sormak istedim ama kelimeler boğazımda düğümlendi. Kendimi nasıl uyuşturabilirdim ki?
Zangoç kambur sırtını iyice düzelterek elini aldığı sopayla tekrar ateşi karıştırmaya başladı. Zyran’a döndü.
“Ona göz kulak ol,” dedi. Sonra biraz daha kısık bir sesle, “Kendinden bile.” dedi.
Sonra Inara’ya baktı. Bakışları artık daha ciddi ve netti.
“Bildiklerin, öğrendiklerin, keşfettiklerin sana kalsın. İlmin seni ele vermesin. Henüz değil.”
Bu sözlerden sonra omuzları çöktü. Sanki söylemesi gereken her şeyi söylemişti. Altına serili bez parçasını düzeltir gibi yapıp yavaşça yere uzandı ve arkasını döndü. Sanırım artık bir sona daha gelmiştik. Herkes kendine verilmeye çalışılan dersin etkisinde olduğu yere uzanmış, uykuya teslim olmaya çalışıyordu.
Gözlerimi açtığımda ateş sönmüştü, küllerin üstündeki minik kıvılcımlarsa göz kırpar gibi benimle konuşuyordu. Oyuğun çıkışına doğru baktığımda Zangoç’u gördüm. Dudakları kıpırdıyor, kendi kendine konuşuyordu. Yere eğilmiş, bacaklarını karnına kadar çekmiş ve gözlerini önündeki kâğıttan ayırmıyordu. O küçük kâğıt parçasına aceleyle bir şeyler karalıyordu. Ne yazdığını göremiyordum ama sürekli aynı kelimeleri tekrarlıyordu. Bana baktı ama yüzü net değildi. Donuk, belirsiz bir ifadesi vardı.
“Bazı izler silinmez,” diyordu sürekli. “Ondan bana geçer. Benden sana…”
‘’Ondan bana… Benden sana…’’
Yanına gitmek için yattığım yerden doğrulup yavaşça ayağa kalktım. Birkaç gündür yattığım en sert zemin olduğundan olsa gerek boynumda yoğun bir ağrı hissettim. Korkutmamak amacıyla sessiz adımlarla önüne doğru yürümeye başladım. Soracak çok fazla sorum vardı ama ne sorular aklıma geliyordu ne de benim onları soracak cesaretim. Arkamdan gelen bir tıkırtıyla kafamı çevirdiğimde büyük bir hata yaptığımı anlamıştım ama artık çok geçti. Ayağım inatçı bir taşa takılmıştı ve ani bir düşme hissiyle gözlerimi kapattım. Gözlerimi açtığımda yattığım yerden doğruldum ve etrafıma baktım. Zyran ve Inara’nın yanındaydım. Sanki hiç buradan kalkmamış, Zangoç’un yanına doğru yürümemişim gibi. Ateşin diğer tarafına baktığımda Zangoç yoktu. Telaşla ayağa kalktım ve vücudumdaki demir eksikliğinden bir anlığına başım dönse de umursamadım. Zyran’a eğilip elimi omzuna doğru uzattım ama dokunmaktan vazgeçtim. Canını yakmak istemiyordum. Yumuşak bir ses tonuyla, ‘’Zyran?’’ dememle Zyran’ın mermi gibi yattığı yerden fırlaması bir oldu. Öyle ani kalkmıştı ki çömeldiğim yerde dengemi kaybedip geriye doğru düşmüştüm. Ne oldu der gibi bakıyordu ve tedirgindi. ‘’Zangoç… Yok.’’
‘’Ne demek yok?’’
‘’Bilmiyorum, yok işte.’’
Onu aramadık. Çünkü içten içe biliyorduk. Gitmişti. Ve bir daha bulunmayacaktı. Ama aklım o kağıt parçasında kalmıştı. Tek yolumuz geri dönmekti. Başka seçeneğimiz yoktu, buraya geldiğimden beri hiçbir zaman seçeneğim olmamıştı ve artık bu durumu iyice kabullenmiştim.

