Akşamüstü kampüs, gündüzden kalma kalabalığını yavaş yavaş bırakıyordu. Hava kararmaya yüz tutmuştu ama ışıklar henüz yanmamıştı. O arada kalan saat… Güneşin son ışıklarını kaçar gibi üstümüze örttüğü o turuncu sıcak gökyüzü…
Tiyatro kulübünün olduğu binaya doğru yürürken Ece koluma girmişti. Ayakları yere değmeden yürüyormuş gibi hafifti. Benim yanımda olması her zaman bana iyi gelirdi. Kendi hafifliğiyle beni de kaldırır ve kafamdaki tüm düşünceleri, duyguları tüy kadar hafif hale getirirdi.
“Heyecanlı mısın?” diye sordu gözlerini kısarak.
“Bilmem,” dedim. “İzlemeye gidiyoruz sonuçta.”
“Yok ya,” dedi sırıtarak. “Onları görmeye gidiyoruz.”
Bir şey demedim. İtiraz etmedim de. Ece hep flörtöz bir kız olmuştur. Onun da enerjisini atma yolu buydu. Biri gidiyor diğeri geliyordu. Onun için hayatın akışı böyleydi. Benim de kalbimin ritmi, binaya yaklaştıkça biraz daha hızlanıyordu.
Tiyatro sahnesinin kapısı açıktı. İçeriden sesler geliyordu. Konuşmalar, ayak sesleri, sandalyelerin sürtünmesi… Sahneye hazırlanan insanların o kendine has telaşı. Kapının önünde bir an durduk. Ece cebinden çıkardığı kapaklı aynasıyla kendine bakarken bense sanki görünmez bir eşikte bekledim. Garipti. Normalde böyle şeylere anlam yüklemem. Ama o an, içeri girmeden önce nefesimi tuttuğumu fark ettim.
Ece beni hafifçe dürttü. “Hadisene kızım,” dedi fısıltıyla.
İçeri girdik.
Salon büyük değildi ama yüksek tavanlıydı. Kırmızı koltuklar sahneye vuran ışıklardan karanlıkta kalıyordu. Sahnenin arka köşesindeki askıda yıpranmış kostümler, diğer tarafta toplanmış maskeler vardı. Her şey biraz dağınık ama canlıydı. Yaşayan bir yerdi burası.
Ve Rüzgâr.
Ortadaydı. Elinde birkaç sayfa, bir şeyler anlatıyordu. Konuşurken ellerini kullanıyordu; ama bu telaşlı bir hareketlilik değildi. Daha çok… alışık olduğu bir alanı dolduruyormuş gibiydi. Gülüyordu. İnsanlar onu dinliyordu. Biri bir şey söylediğinde başını hafifçe yana eğip dikkat kesiliyordu.
Sanki bu alan onun doğal habitatıydı.
Mahmut bizi fark edip el salladı.
“Hoş geldiniz! Tam zamanında.”
Ece heyecanla yanına koştu. Ben biraz geride kaldım. Gözlerim istemsizce Rüzgâr’ı izliyordu. O da tam o anda bana baktı. Bakışlarımız kesişti. Elindeki kâğıdı yere bırakıp sahneden indi ve Mahmut’un omzuna kolunu atıp,
“Gelmişsiniz,” dedi.
“Merak ettik,” dedim. Sesim düşündüğümden daha sakindi.
“Birazdan başlıyoruz.’’
Ece hemen sesini duyurmak, ben de buradayım hemen ister gibi söze dalmıştı.
“Heyecanla bekliyoruz!” dedi. Sonra bana dönüp göz kırptı.
Kırmızı koltuklarda ikinci sıraya oturduk. En önde oturmayı sevmezdi. Sahne ağzımıza girecek gibi gelirdi ve midemi bulandırırdı. Sırtımı biraz dik tuttum. Kendimi rahat bırakmamaya çalışıyordum. Nedenini bilmiyordum ama bu prova, sıradan bir izleme anı olmayacaktı. Bunu hissediyordum. Sanki ciddi bir mülakata veya yarışmaya gelmiş gibiydim.
“Orpheus ve Eurydike,” dedi Rüzgâr yüksek sesle. “Herkes hazırsa…”
İçimde bir şey, usulca yerinden oynadı.
Rüzgâr sahnenin ortasına geçtiğinde salonda belli belirsiz bir hareketlenme oldu. Konuşmaya başladığında, salon sessizleşti. Sanki görünmeyen bir perde açılmıştı.
“Başlıyoruz,” dedi Rüzgâr. Sesi yüksek değildi. Ama doluydu. Dikkat çekmek için uğraşmıyordu, zaten tüm dikkatler ona aitmiş gibi duruyordu.
Bir adım attı. Sonra bir tane daha.
Ve Orpheus oldu.
“Eurydike,” dedi. Sadece ismini söyledi.
Ama o isimle birlikte salonun havası değişti.
“Sesini kaybettim ben,” diye devam etti. “Çünkü seni kaybettim.”
Bir kız sahneye girdi. Eurydike’yi oynuyordu. Omuzları düşük, bakışları yerdeydi.
“Beni çağırma,” dedi. “Geri dönemem.”
Rüzgâr başını kaldırdı.
“Dönmemeni kabul ederim,” dedi. “Ama sesimi susturamam.”
Bir an durdu. O duraklama… metnin bir parçası mıydı, yoksa onun mu, ayırt edemedim.
“Yeraltı sessizdir,” diye devam etti Eurydike.
“Hayır,” dedi Orpheus.
“Sessizlik sen yokken başlıyor.”
Kalbimin tam ortasında, açıklayamadığım bir baskı hissettim. O kadar iyi oynuyordu ki her cümleyi yaşamış gibiydi.
Rüzgâr bir adım daha attı. “Arkana bakma,” dedi.
Eurydike. “Bakmazsam,” dedi Orpheus, “var olduğuna nasıl inanırım?”
O an… Gözleri istemsizce bana kaydı.
Bir saniye sürdü. Belki daha az.
Ama kalbim, o bakışla birlikte ritmini kaybetti. Sanki tereddüt etmiş gibiydi. Hayır, dedim içimden. Bu bana değil. Bu sahne.
“Görmesen de orada olduğuma inanmak zorundasın,” dedi.
Sonra Eurydike tam çıkışa varacakken güvenine ve merakına yenik düşer, arkasına bakar ve onu görür. Ama her şey için çok geçtir. Çünkü dünyaya dönebilmek için tek şart arkasına bakmamasıdır ve o bu kuralı çiğnemiştir. Koro eşliğinde anlatılan ve Rüzgar’la diğer oyuncu kızın oynadığı sahne kızın yere çöküp ağlıyor gibi yapmasıyla bitmişti.
Sahne bittiğinde salonda kısa bir sessizlik oldu. Sonra alkışlar yükseldi. Birileri “çok iyi” dedi. Bir başkası “orada biraz daha dur” diye yorum yaptı. Hayat tekrar kendi sesine dönmüştü.
Ben ise hâlâ yerimdeydim. O bakıştan çıkamamıştım.
Rüzgâr sahneden inerken yanımdan geçti. Bu sefer durmadı. Öylece geçip gitmişti.
Prova dağıldığında hava iyice kararmıştı. Kulüp binasının önünde küçük gruplar oluşmuştu. Kimisi hâlâ sahneyi tartışıyor, kimisi sigara içiyordu.
Ece koluma girdi. “Nasılmış?” dedi.
“İyiydi,” dedim. Olayları abartmayı sevmezdim ve kısa kesmek o an yapabileceğin en doğru şey gibi gelmişti.
Mahmut yanımıza geldi. Uzaktan bizi duymuş olmalıydı ki “Değil mi? Rüzgâr döktürdü yine.” dedi.
Ece sanki bir sır yakalamış gibi gülümsedi.
“Bu arada,” dedi Mahmut’a dönerek, “Sıla’nın doğum günü yaklaşıyor. Küçük bir şey yapmayı düşünüyorum.”
“Ece,” dedim hemen. “Gerçekten gerek yok. Bir şey istemiyorum. Düşünmen bile yetti.”
“Zaten büyük bir şey değil,” dedi umursamazca. “Sadece… bir araya gelme.”
Mahmut başını salladı. “Geliriz tabii,” dedi rahatça.
Kalbim istemsizce hızlandı. Biz derken…
kimle gelecekti?
Sormadım.
Soramazdım.
Rüzgâr o sırada yanımızda değildi. Kapının önünde başka biriyle konuşuyordu. Gülüyordu. Elini saçlarının arasından geçiriyordu. Rahattı. Burası tam da onun dünyası gibiydi.
Ece konuşmaya devam etti. Ben başımı salladım. Duyuyormuş gibi yaptım. Ama zihnim, o soruda takılı kaldı.
Rüzgâr bize doğru baktı. Bu sefer gülmedi.
Sadece baktı. Belki de gözü dalmıştı veya başka birini arıyordu. Gözlerimiz havada asılı kaldığında farklı bir şeyler olduğunu anlamıştım.

