Bir hafta sonra.
Ev, alışık olduğumdan daha kalabalıktı. Mumlar yanıyordu. Masada küçük bir pasta vardı. Ece abartmamıştı. Gerçekten küçük bir şeydi. Bu kız gerçekten ne isteyebileceğimi iyi biliyordu.
“Doğum günün kutlu olsun,” dediler.
Gülümsedim. Teşekkür ettim. Her şey olması gerektiği gibi normaldi.
Kapının çalmasıyla pasta kesme seremonisi bölünmüştü. Ece heyecanla koşarak kapıyı açtı. “Hoş geldiniz!” dedi.
Sesini duydum. Kapıdan içeri girerken çıkardığı o ses. Kalbim, sanki bir an durdu.
Rüzgâr içeri girdi. Elinde küçük bir paket vardı.
Bakışlarımız kesişti.
“Doğum gününüz kutlu olsun, hanımefendi,” dedi.
Pasta kesildi. Alkışlar dağıldı. Şekerli bir koku yayılmıştı eve; çikolata, vanilya ve hafif bir kahve kokusu. Tabaklar elden ele dolaştı. Birileri pastanın kenarındaki son çileği kapma yarışına girdi. Ece, pastayı herkese yetecek şekilde bölüştürdüğü için kendini bir zafer kazanmış gibi hissediyordu.
Ben gülüyordum. Gerçekten gülüyordum.
Bu gülüş, bir şeyleri bastırmak için kullandığım türden değildi. Bedenimin orada olduğunu kanıtlama çabasıydı daha çok. Hani konuşursun, espri yaparsın, başını sallarsın… ama içinin bir köşesinde biri ayakta kalır, seni izler. Ben o köşedekini bekliyordum işte.
Sohbet uzadıkça uzadı. Kim ne yapıyor, kim nerede staj bulmuş, mezuniyet sonrası planlar… Gelecek planları konuşuluyordu. Hep olduğu gibi.
Bir süre sonra Ece ellerini çırptı.
“Tamam,” dedi. “Hediye zamanı!”
İtiraz edecek gibi oldum ama vazgeçtim. Zaten kaybedeceğim bir savaşa girmek anlamsızdı.
Ece ilk hediyeyi uzattı. Büyükçe bir kutuydu. Açtım. İçinden yumuşak dokulu, açık renk bir kazak çıktı. Tam benim giyeceğim türden.
“Bak,” dedi gururla, “sade ama yumuşacık, tam senlik.”
Sarılıp teşekkür ettim. Gerçekten hoşuma gitmişti.
Sonra sırayla birkaç hediye daha açtım. Küçük defterler, mumlar, bir kupa… Hepsi birbirinden güzeldi ve beni anlatıyordu.
Ve sonra… Sessizlik oldu. Hediyeler bitmişti. Yani ben öyle sanmıştım.
Rüzgâr, kenarda durmuş beni izliyordu. Elinde küçük, siyah bir kutu vardı. Çok gösterişli değildi. Ama elinde duruşu bile dikkat çekiyordu. Yanıma geldi. Kutuyu bana uzattı.
“Bu da benden,” dedi. Sesi sakindi. Fazla bir şey eklemedi.
Kutuyu aldım. Parmaklarım, kapağı açmadan önce bir an durdu.
Neden?
Bilmiyorum.
Kapağı açtım.
Ve dünya, bir anlığına yerinden oynadı. Minik bir kâğıdın üstünde kısacık bir cümle vardı.
‘’Eurydike’yi oynamak sana çok yakışırdı.’’
Kâğıdı kaldırdım.
Kolyeydi.
İnce bir zincirin ucunda… küçük bir hançer.
Nefesim kesildi. Gerçekten. Fiziksel olarak ciğerime giden tüm hava yolları tıkanmıştı.
Kulaklarımda bir uğultu başladı. Oda bulanıklaştı. Sesler uzaklaştı. Sanki biri beni omuzlarımdan tutup geriye doğru çekmişti.
Gözlerim kolyeye kilitlendi. Metalinin rengi, formu, ağırlığı… Çok güzeldi.
Ece’yle kıyafetleri yere serip defile yaparken anlamlarına baktığım isimlere gitti kafam.
Inara: beyaz ışık.
Nathaira: yılan.
Zyran: fırtına.
O an garip bir ürperti hissetmiştim.
Ama geçmişti. Geçmesi gerekiyordu zaten.
Elimde bir hançer vardı. Bir kolye formunda. Ama bir hançerdi.
Başımı kaldırdım. Rüzgâr bana bakıyordu. Yüzünde açıklayamadığım bir ifade vardı. Sanki bir şeyi bekliyordu. Ya da benden bir tepki ölçüyordu.
Ece’nin sesi uzaktan geldi. “Aaa çok güzelmiş! Taksana Sıla!”
Aslında güzel değildi. Güzellik kelimesi bunun yanından bile geçemezdi.
Zinciri avucumun içine aldım. Soğuktu. Ama sanki tenime değdiği yerde bir sıcaklık bırakıyordu.
Yoksa…
Bu kelime zihnimde yankılandı. Hayır, mümkün değildi. Olamazdı. Ama devamını getirmedim.
Cümleyi tamamlamadım.
Çünkü bazı sorular, cevaplandığı an hikâyeyi başa sarardı ve bazı cümlelerin sonunda sadece üç nokta olmalıydı.
SON

