Orman öyle canlı, öyle renkliydi ki kendi zamanımı düşününce ne kadar değerli olduğunu anladım. Ağaçların, kuşların, çiçeklerin, böceklerin… Bu ormandaki sesler hiç duymadığım kadar melodik ve masalsıydı. Yürüdükçe ağaçların arasından sızan güneş ışıklarıyla yanımızda uçuşan orman perileri görecekmişim gibi geliyordu. Artık bu da olsa hiç şaşırmazdım. O kadar zaman yolculuğu yapmıştım, iki tane kanatlı peri mi beni şaşırtacaktı? Kendi kendime güldüm ve önümde yürüyen Zyran’ın gülüşümle arkasını dönmesi bir oldu, ‘’Kendi kendine güler misin sen hep böyle?’’ diye sorduğunda kendimi tutamayıp içimde biriken kahkahayı dışarı attım.
‘’Çok gülerim ben böyle ya. Konuşurum da kendi kendime. Rahatsız etmeyiz umarım kara şövalyemizi?’’ dediğimde dudağının kıvrımındaki gülümsemeyi gizlemek ister gibi önüne döndü ve yürümeye devam etti.
‘’Hastasın sen.’’ dediğinde tekrar güldüm ve etrafımda uçuşan perilerin hayalini kurarak yürümeye devam ettim. Benim yanımda yürüyen Nathaira ise aramızda geçen bu tuhaf diyaloğu dinlemiş ve şaşkınlığını gizleyemez şekilde, ‘’Gülümsedi mi o?’’ demişti. Zyran gerçekten gülümsemiş miydi bilmiyorum ama Natharia’nın ilk defa böyle bir yüz ifadesiyle karşılaştığı belliydi. Zyran hiç gülümsemez miydi ki? Eğer öyleyse saçma bir kahkaha ile bunu ben nasıl başarmıştım?
Nehir kenarına ulaşmıştık ve neredeyse hava kararmıştı. Zyran ateşi yakmakla uğraşırken Nathaira da bana küçüklüğünden bahsediyordu. ‘’Ben küçükken babamın işinden dolayı evde pek durmazlardı ve seyahatlere çıkarlardı. Ablam benden büyük olduğu için onu yanlarına alırlardı ama ben büyükannem ve büyükbabamla kalırdım. Büyükannem benim en yakın arkadaşım gibiydi. Hep benimle ilgilenir, turuncu uzun saçlarımı örer ve bana yatmadan masallar anlatırdı. Dünyalar tatlısı bir kadındı. Annem ve ablamdan çok onunla vakit geçirirdim ve hiç ondan ayrılmak istemezdim. O gün de dışarda feci bir kar fırtınası vardı. Büyükannem mutfakta su kaynatırken ahırdan tuhaf sesler geldiğini ve kontrol etmeye çıkacağını söyledi. Büyükbabam nedendir bilmem, hiç itiraz etmedi ve büyükannem o fırtınada dışarı çıktı. Bir daha da eve dönmedi. Gece çok karanlık olduğu için ve fırtına dinmediğinden o gece büyükannemi aramaya çıkamamıştık ve ertesi sabah olduğunda büyükannem nehir kenarında ölü bulunmuştu. Yolunu kaybetmiş ve soğuktan donarak ölmüştü.’’
Ben Nathaira’nın anlattıklarını gözlerim dolarak dinlemiştim ve Nathaira çoktandır damlayan gözyaşlarını durdurmayı bırakmıştı. Bir ara gözlerimi Zyran’a çevirdiğimde kaşlarını çatmış Nathaira’ya baktığını gördüm. Sinirli görünüyordu ve Nathaira’nın yaşadığı bu olayın duygusallığı karşısında verilebilecek son duygusal tepki sinirdi. Neden olduğunu anlamlandıramadığımdan boş verdim ve Nathaira’ya sarıldım. Gerçekten zor bir kayıp yaşamıştı. Büyükannesine olan sevgisini kendimden anlayabiliyordum. Benim için de anneannem gerçekten pahabiçilemezdi. Onu kaybetmek kolay sindirebileceğim bir şey değildi. Nathaira’nın da bana sımsıkı sarılmasıyla gerçekten bir arkadaşa ihtiyacı olduğunu anlamıştım çünkü duygularını bu kadar uzun süre tek başına üstlenmek, içini dökememek zor olsa gerekti. İçimden, ‘’merak etme, ben senin yanındayım.’’ dedim ve Nathaira gibi düşünceli, eğlenceli ve bir o kadar da duygusal bir arkadaşımın kendi zamanımda da olmasını çok istedim. Nathaira sakinleştikten sonra sırt çantamı açıp ortamı biraz da olsun neşelendirmek için konservelerden birer tane çıkardım ve ikisine uzattım, ‘’Eminim ikiniz de kurt gibi acıkmışsınızdır.’’. Zyran konserveyi direkt elimden alıp bizi beklemeden açarak yemeğe koyuldu. Kabalıkları ve düşüncesizliği o kadar alışılmış bir durum haline gelmişti ki sanki biz yokmuşuz gibi davranması artık o kadar da batmıyordu. Nathaira da teşekkür ettikten sonra biz de konservelerimizi açıp yedik. Zyran haliyle bizden önce bitirmişti ve birden bizim de varlığımızı kabullenerek enteresan hikayeler anlatmaya başladı. Köye dadanıp haraç kesenler, hayvanları kaçıranlar, bağdan gelen suları kesip köyü susuz bırakanlar ve tüm bunların karşısında duran genç Zyran. Kendini o kadar yücelterek anlatıyordu ki o yaşlarda bir çocuğun bu kadar yetişkine karşı gelmesi ve yaptıklarıyla da bu kadar övünmesi burada geçirdiğim birkaç gün içinde ilk defa karşılaştığım şeyler olmuştu. Kendinden pek bahseden biri olmadığı için Nathaira da ben de pek bozuntuya vermeden ara sıra kendimizi tutamayarak ve gülerek yemeklerimizi bitirmiştik.
Ateşin sesi, ormanın içindeki cırcır böceklerinin gece serenadına eklenmiş gibiydi. Alevler çıtırdarken aramızdaki sessizlik de her saniye biraz daha ağırlaşıyordu. Zyran yere sapladığı hançerin ucuyla toprağı kazıyor, başını bile kaldırmadan daldığı düşüncelerde boğuluyordu.
“Eskiden hiç böyle değildi,” dedi Nathaira, gözlerini yıldızlara dikip. Sonra karşımdan doğrulup biraz daha ateşe yaklaştı. Gözleri bir an Zyran’da, sonra bana döndü. “Sen geldiğinden beri… başka biri oldu,” dedi ansızın.
“Ne?” dedim, omuzlarımda ani bir ağırlık hissederek.
“Zyran. Daha önce de bu kadar sessizdi evet, ama değişen bir şeyler var. Sen…” Gözlerimi yakaladı. “Sen onun içinde bir çatlak açtın. Az da olsa ışık giriyor gibi artık içeriye.”
Ben bir şey diyemedim. Zyran başını kaldırdı. Gözlerinde rahatsız olmuş ve bir yandan da şaşırmış biri vardı. “Ben hala buradayım Nathaira,” dedi, sesi alçak ama netti. “Benim hakkımda konuşurken kelimelerine dikkat et.”
Nathaira ise Zyran’ın laflarına karşılık inatla devam etti. “Yalnızca gözlemliyorum. Değiştin. Senin gibi biri için bu bile büyük şey.”
Alevlerin göz bebeklerindeki yansıması sabit durmuyor, kıvılcımlar gibi parlayıp sönüyordu. Nathaira’nın içinde tuhaf bir çocuk heyecanı vardı. Sabırsız ve yaramazlık peşinde bir çocuk…
Zyran, “Ne tuhaf,” dedi usulca, sesi ateşin çıtırtılarına karışmış gibiydi. “İnsan bazen kendi aynasına bakmayı unuturken, başkalarının ne kadar değiştiğini anlatmakta üstüne yok.”
O an sessizlik öyle yoğunlaştı ki çıtırtılar bile geri çekilmiş gibiydi. Ateş bile kendinden utanmış ve alevlerini içine çekmişti. Nathaira’nın gözleri küçüldü. Omzunu hafifçe geriye attı ama cevap vermedi. Dudaklarını büktü. “Kendini bu kadar açıklamaya çalışmana gerek yoktu,” dedi. “Inara zaten yıllardır seni böyle çözmeye çalışıyor. Ama gördüğüm kadarıyla o da pek başarılı olamamış.”
Sesi, neşeli görünmeye çalışsa da alttan alta bir sivrilik taşıyordu. Zyran bu lafı duyunca kaşlarını çatmıştı ama yanıt vermedi.
Ben gözümü ikisine de çeviremedim. İçimde tanımlayamadığım bir sıkışma vardı. Inara mı? Yıllardır mı? Bizimle gelmesini istemediği kızla bir geçmişleri mi vardı? Hem de Zyran’ı çözmeye çalışacak kadar.
“Peki Inara nasıl biri?” dedim, sesimi fazla çıkarmadan.
Nathaira başını bana çevirdi. “Bilgelik taslamayı sever. Lider ruhlu birisi o konuda yalan söyleyemem. Ama gerçekten zeki midir yoksa sadece sağdan soldan öğrendiği bilgileri satmayı seven bir kız mı ben de çözemedim. Zyran çok güvenirdi ona. Hâlâ güveniyor sanırım ama… ne diyeyim… Artık pek yan yana göremiyoruz onları. Inara da onun ne zaman susup ne zaman konuşacağını iyi bilir. O yüzden yıllardır yoldaş oldular işte.”
Cümlesi bittiğinde gözleri üzerimdeydi. Beni tartıyor gibiydi. Bense sadece içimden geçen sorulara yetişmeye çalışıyordum. Cevaplar ateşin içindeydi belki. Ama kimse o alevlerin arasına elini sokmaya cesaret edemiyordu.
Zyran, ‘’Hiçbir şey bildiğin yok senin.’’ derken ayağa kalktı ve nehre doğru yürüdü.
İçimden bir ses, bu konuşmanın en sessiz kısmının aslında içimizden gelen en yüksek çığlık olduğunu sölüyordu.
Nathaira hiçbir şey olmamış gibi tekrar yattığı yere uzandı ve ben de çaresizce aynısını yaptım. Nasıl olsa Zyran nöbet tutacaktı. Yorgunluk iyice çökmüş olmasına rağmen hala gökyüzünü inceliyorduk. Yıldızlar her zamankinden daha parlak görünüyordu. Nathaira, ‘’Bugün yıldızlar bizim için parlıyor sanki.’’ dediğinde gülerek, ‘’Biz de o zaman Parlayan Yıldızlar Takımı olduk değil mi?’’ dedim. Nathaira gülerek kafasını salladı ve Zyran bize doğru yaklaşarak, ‘’Artık uyumazsanız yarın hiç de kolay bir yolculuk geçiremeyiz. Dinlenmeye bakın yoksa çok geride kalacaksınız.’’ dedi ama Nathaira ve ben zaten çoktan uykuya dalmak üzereydik ve kendimizi uykunun kollarına bıraktık.
Ne kadar zaman geçtiğini fark etmemiştim ama kulağıma gelen fısıltılarla gözlerimi açtığımda Zyran da uyukluyordu ve ateş azalsa da henüz sönmemişti. Biri şarkı mırıldanıyormuş gibi kısık bir ses geliyordu ama hangi taraftan geldiğini bir türlü anlayamamıştım. Gökyüzü hala açık olduğundan etraf aydınlıktı ama görünürde kimse yoktu. ‘’Kim var orda?’’ diye fısıldadım çünkü Nathaira ve Zyran’ı uyandırmak istememiştim ama mırıldanma dışında bir cevap gelmemişti. Kamp ateşinden biraz uzaklaşıp etrafta dolanmaya başladım ve nehre yaklaştıkça seslerin daha da yükseldiğini fark ettim. Bu mırıldanma tanıdık bir melodiye benziyordu ama uykunun da verdiği sersemlikle nereden bildiğimi bir türlü hatırlayamıyordum. Melodi öyle büyüleyiciydi ki nehre yaklaştıkça verdiği huzur daha da artıyordu ve yaklaşmam için beni çağırıyordu. Botlarım suyun içine battığında istemsizce suyun içine doğru yürümeye devam ediyordum. Tüm kıyafetlerim suyun altındaydı ve su çeneme değdiği sırada bu eşsiz melodi dışında hiçbir şey duyamıyordum. Dış dünyayla tüm bağlantımı kesmişim gibi yürümeye devam ederken kafam tamamen suyun içine gömülmeden önce son duyduğum ses adımın haykırılmasıydı ama ben çoktan o dönülmez yola girmiştim.

