7.2 Bölüm

7.2 Bölüm

0

Derin bir iç çekerek kendimi yavaşça geriye doğru bıraktım ve gözlerimi tavana dikip Nereia’nın dediklerini düşünmeye başladım. Kimse buraya çağırılmadan gelmez demişti. Acaba beni özel biri mi çağırmıştı yoksa genel bir metafor daha mı? Bilgelik ve varislikle ilgili bir şey daha söylemişti. Neydi o? Buraya bir bilgenin varisi mi geldi demişti? Karnımda kavuşturduğum ellerimle yerden kuvvet alarak doğruldu ve deniz kızına baktım, ‘’Bilge ve varis? Bunlar kim?’’ diye sordum. Nereia sorduğu zor bir soruya doğruya en yakın cevabı veren o öğrencisiyle gurur duyan öğretmen edasıyla başını eğerek gülümsedi, ‘’Karanlık bir geceydi. Ama hayır! O öyle senin bildiğin karanlıklardan değildi. Tüm yıldızlar sanki birbiriyle anlaşmış ve o gece parlamamaya ant içmişti, ay güneşe küsmüştü ve sis nehrin üzerine ağır bir çarşaf gibi serilmişti. Karıncalar bile etrafını görmek için yavru bir ateş böceğine muhtaçtı. Tüm bu derin karanlığın içinde ise süzülen acımasız bir tekne vardı. Acımasız teknenin acımasız avcıları. Üstünde asılı gaz lambası tüm geceyi aydınlatabilecek güce sahipken o turuncu ateşiyle karanlığı yakıp kül etme peşindeydi. Masum bir kuyruk ise nehrin bu kasvetli dünyasında biraz olsun huzur bulmaya çalışıyordu, ben. Yalnızlığın ağır kokusu eşliğinde kendi kendimle fısıldaşıyordum. Kendi kendine konuşmak ne güzeldir bilir misin? Kimseye söyleyemediğin şeyler vardır, bazen etrafındakilerle konuşsan da duymayacaklarından bazen de etrafında olmadıklarından kendi içinde yaşamayı yeğlersin. İçindeki senle konuşursun, pek çok şeyi ona anlatmak mutlu eder seni. Düşün ki göğsünde koca bir alev topu var, adeta güneş gibi. Isı ve enerjisini zapt edemiyorsun. İçindeki senle konuştukça başkalarına dil dökmek anlamsızlaşıyor. Yaşadıklarını içine attıkça, diğer sene anlattıkça kalabalıklaşırsın ve işin daha da zorlaşır. Bir balonu hızla şişirircesine içini doldurursun. Bir yerde durmasını bilmezsen balon patlar, paramparça olur. Paramparça olursun. Sen parçalanabilecek kadar güçsüz veya hemen şişebilecek kadar küçük olmamalısın. İnsanlar seni dinlemeyebilir ki çoğu zaman duymazlar bile. Ama içindeki sen her zaman ordasın.’’ Son cümlesinden sonra duraksadı ve derin bir iç çekti. Tam işte bir şeyler öğrenebileceğim dediğim an yine metaforik cümlelere geçmişti ve en son okuduğum o kişisel gelişim kitabının içinde gibi hissetmeye başlamıştım. Anlattığı hisler hiç de yabancı gelmiyordu ama şu an odaklanmam gereken şey bu değildi. Bunlara odaklanmak istemiyordum. Ne hissettiğimi düşünmek, aklımın ucundan bile geçirmek beni büyük bir dehşete düşürüyordu. Daha fazla duygusal derinliğe dalmadan devam etmesi için ‘’Sonra ne oldu?’’ diye sordum. Merakım hoşuna gitmişti ama devamını anlatmakta zorlanıyormuş gibi buruk bir gülümseme ile etrafı incelemeye başladı. Derince bir nefes alacaktı ki nefesini yarıda kesip birden anlatmaya devam etti, ‘’O gece sadece yalnızlığım ve ben yoktuk. O teknedeki tek parlayan şey gaz lambası değildi. Üçünün de karanlık gözleri parlamıştı çaresizliğim karşısında. İpek böceklerinden özenle dokunmuş o yumuşacık ağ tenime değdiği an bir ısırgan otu sinsiliğiyle beni dehşete düşürmüştü. Tam… Tam o sırada ormanın karanlığından beliren bir çift göz sanki hayatında ilk yol ayrımına girmiş ve tarafını seçmekte zorlanıyormuş gibi bana bakıyordu. Belirsizliği ve korkusu göz kapaklarını hızlı kırpışlarından ve etrafını belli belirsiz inceleyişinden okunuyordu. O derin karanlığın içinde benim çaresiz gözlerim ve onunkiler denk geldiği anda tek hatırladığım suya atladığı ve ağların arasında kaderine teslim olmuş bana doğru yüzdüğüydü. Sonrasında birtakım boğuşmalarla gözlerimin karardığını ve kendimi orada bulduğumu hatırlıyorum.’’ dedi benim oturduğum yeri işaret ederek. Kafam allak bullak olmuştu. Bu hikâye nereden gelmişti ve nereye gidiyordu anlamakta güçlük çekiyordum. Neyse ki beni aklımdaki sorularla baş başa bırakmadan anlatmaya devam etti, ‘’Bu genç adam benim kader döngümdü.’’ dedi usulca. Gözleri bir an için nemlendi ama gözyaşı dökmedi. Nereia ağlamaz gibiydi. O, suyun gözyaşıydı zaten. Gözleri uzaklara dalmıştı; artık burada değil gibiydi. Anlatmak istediği şey onu zamanda geriye götürmüştü belli ki. Sonunda, sesi neredeyse fısıltıya dönüşerek devam etti:

“Beni ilk gördüğünde gözlerinde korku vardı. Ama o korku, beni yaralamak isteyenlerin gözündeki gibi değildi. Merakla karışıktı. Ve merhametle. İlk defa biri kaçmak yerine kalmayı seçmişti.”

Konuşmaya devam edebilmek için derin bir nefes aldı sanki ağzından çıkan her kelime bir dağın tepesinden hızla dökülmeye başlayan keskin ve durdurulamaz kayalarmış gibi.

“O gece bir süre ikimiz de sessizlikle savaştık. Bir süre sonra beni neden kurtardın? Diye sordum çünkü kaderime bu kadar teslim olmuşken yaşadığımız bu tesadüfün sebebini anlamalıydım.

‘Çünkü sen bakarken yargılamadın,’ dedi. ‘Korktum ama içimde seni bırakmamam gerektiğine dair bir şey vardı. Bilmediğim bir ses gibi…’

Sonra şöyle dedi: ‘Yıllardır bir şeyin peşindeyim, çoğunlukla koşuyorum, bazen kaçıyorum ama bir defa olsun durup dinlenmek bir seçenek bile olmamıştı. Ne olduğunu bilmiyorum. Ama seni gördüğümde ayakların yere çakılmış gibiydi ve ilk defa durmak istedim.’

Ben de ona ‘Herkes suyla yıkanır ama çok azı suyun kendisini taşır ve bu ağırlığı kaldırabilir,’ dedim. O zaman ne demek istediğimi anlamamıştı belki ama ileride farkına varacağını bilir gibi susmuştu.

Ve sonra bana döndü, ‘Ben artık bu yükü taşımak istemiyorum. Yalnızca anlamak ve sessizce sırtımdan indirip yoluma devam etmek istiyorum,’ dedi.

Ben de ‘O zaman dinlenmelisin. Ama bu dinlenme senin ağırlığını hafifletmeyecek sadece gücünü arttırıp aynı yükü daha uzun süre taşıyabilmeni sağlayacak. Yükünü bırakamazsın. Buradaki herkes kendi kaderini yaşamakla ve yükünü varacağı yere kadar taşımakla yükümlü. Bazen anlamak için sormamak gerekir, sadece sessizce zamanın dolmasını beklemek gerekir’ dedim.

Bir süre sonra, bana insanların hakkımda söylediği hikayeleri sordu. Gerçekten tehlikeli olup olmadığımı, şu an onu büyüleyip büyülemediğimi, tuzağıma düşüp düşmediğini…

‘Tehlikeli olan bendeki yansıma değil, onların gözlerindeki karanlıktı’ dedim ona. ‘Onların görmekten korktukları. Bazen efsaneler sadece gerçekleri susturmak için yazılır.’”

Nereia durdu. Göz kapağında zorlukla tutunan gözyaşı yavaşça yanağından aşağı doğru süzülerek suya damladı. Sanki o zamanlar birinin onun gerçek hikâyesini bilmesini istiyordu ama buna cesaret edememişti de sonunda söyleyebilmişti.

“O, bana inanmayı seçti,” dedi kısık sesle.
“Benimle kalmadı. Kalmak istemedi de. Ama gitmeden önce bana bir şey bıraktı. Kimseye söylemediği, kendine bile itiraf edemediği bir korkuyu. İçindeki o boşluğu, yıllarca taşımıştı. Ve ben ona, bu boşluğu dolduracak yolu gösterdim. Mağaralar…”

Bir an durdu, parmaklarıyla suyu işaret etti. “Dağların arasına gizlenmiş onlarca oda. Her biri bir zaman parçası. Her biri, bir sır. Orada bekliyorlar. Onu ya da… seni.”

İçimdeki sarsıntı büyüyordu. “Neden ben?” diye sormak istedim ama sesim çıkmadı.

“O buraya geldiğinde adını, yaşını, nereden geldiğini biliyordu ama nereye gittiğini, aslında kim olduğunu bilmiyordu. Sen de öylesin.” dedi sadece. Ardından gözlerini kapattı. Avuçlarını suya bastırdı. Suyun sesi birden değişti. Nehir bir şeyler fısıldamaya başlamış gibiydi. “Artık gitmelisin.” dedi.

“Nereye?” dedim. Ama o cevap vermedi. Yalnızca başını çevirdi. Suya baktı. Ve bir anda, sanki bedenim karşı çıkmaya çalışsa da sonunda diğerleriyle birleşmek zorunda kalan bir su damlasıymış gibi, o yöne doğru çekilmeye başladı.

How useful was this post?

Click on a star to rate it!

Average rating 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yasemin ERDOĞAN

Selam, yeni bölümü okuduktan sonra oylamayı ve yorum yapmayı unutmayın! Destekleriniz için teşekkür ederim. 💕

Latest Posts



Tags