11.3 Bölüm

11.3 Bölüm

0

Döngü başa sardığında tek beklentimiz bir an önce Nathaira’dan da bir itiraf duyup döngüye son vermek ve bu bunaltıcı gerçeklerden biraz olsun uzaklaşmaktı.

“Peki,” dedi kollarını göğsünde kavuşturarak. “Madem bu saçmalığa inanıyorsunuz, söyleyeyim. Benim sırrım… Küçükken köyde herkesin bahçesinden dut yerdim ve ben yapmadım diye yalan söylerdim. İşte bu kadar.”

Sesi tuhaf bir hafiflikle çıkmıştı. Bir sessizlik oldu. Hiçbirimizin yüzünde onu onaylayan bir ifade yoktu. Ormanın içindeki sis bile sanki Nathaira’nın kelimelerini reddetmişti. Ve tam o anda… Nathaira yine ayağı kayıp yere düştü. Aynı taş. Aynı yosun. Aynı düşüş. Döngü devam ediyordu.

Zyran’ın yüzüne bakamadım ama omuzlarının taş gibi kasıldığını, çenesini sıktığını görebiliyordum. İçinde fırtınalar kopuyordu.

Bir sonraki döngü başladığında Nathaira bu kez sinirlenmiş gibiydi. “Tamam, tamam!” diye bağırdı. “Ben… aslında köyümde kimseyi sevmiyordum. Bütün o yaşlılara sırf iyi görünmek için yardım ediyordum. İşte sırrım bu!”

Ama yine… aynı son. Aynı düşüş. Nathaira’nın kahkahaya karışan hırçın sesi ormana yayıldı. “Saçma! Ne söylesem işe yaramıyor. Demek ki bu oyun bir saçmalıktan ibaret!”

Üçüncü döngüde sesi çatallaşmıştı. Gözlerini kaçırıyor, dudaklarını kemiriyordu.
“Peki… o halde şunu söyleyeyim.” Sesinde öfke ve korku birbirine karışmıştı. “Benim sırrım… Bazen… Sizden nefret ediyorum. Özellikle de senden, Zyran.”

Sözleri zehirli bir ok gibi havada asılı kaldı. Göz göze gelmek istemedim, ama kalbim sanki göğsümden koparılmış gibi iğneleyici bir acı hissetti. Nathaira’nın bakışları buz kesmişti.
“Çünkü sen hep doğruyu bildiğini sanıyorsun,” dedi tükürür gibi.

Ama sonuç yine aynıydı. Nathaira’nın bedeni tekrar aynı taşta tökezledi, aynı yerde yere kapaklandı. Ve döngü yine başa sardı.

“Yalan söylüyorsun.” dedi Zyran, sesi buz gibi çıkmıştı ama gözlerini hâlâ benden kaçırıyordu.

Ben ise içimde yükselen panikle etrafa baktım. Tilki yoktu. Sincap gitmişti. Inara konuşmamıştı. Ama Nathaira hâlâ aynı yerde düşüyordu. Döngü kırılmamıştı. Ve bu, tek bir anlama geliyordu. Nathaira gerçeği saklıyordu. Bizden bu denli sakladığı şey ne olabilirdi ki? Karıncayı bile incitmeye kıyamayacak bu kızın hangi sırrı bu kadar derin olabilirdi ki? Artık Zyran’ın sabrı tükenmişti. Öfke, gözlerinden taşan ateş gibi parlıyordu. Bir adım öne çıktı, sesi neredeyse bir hırıltıya dönüşmüştü. “Yeter!”

Nathaira geri çekildi, gözleri korkuyla büyümüştü. Ama Zyran çoktan Nathaira’nın omzundaki çantasına atılmıştı. Çığlık atan Nathaira’nın direnişi fayda etmedi. Zyran çantayı kaptığı gibi yere savurdu, bağlarını söküp ters çevirerek sert hareketlerle içindekileri boşaltmaya başladı.

Ormana yayılan uğursuz sessizlikte yalnızca konservelerin, ekmek kırıntılarının ve küçük eşyaların toprağa düşerken çıkardığı ses duyuluyordu. Sonra…

Katlanmış bir bez parçası yere düştü.

Hepimiz donakaldık.

Toprağın üstünde açılan bezin üzerinde, karanlık bir damga gibi işlenmişilk kez gördüğüm o sembol belirdi. Siyah mürekkep ışığa vurdukça daha da derinleşiyor, gölgesi bile ruhumuza işliyordu. Ben ilk kez görmüştüm ama Zyran ve Inara’nın ilk defa karşılaştıkları bir sembol değildi belli ki.

Zaman sanki durmuştu. Sincap zıplamadı, Inara ağzını açmadı, Nathaira düşmedi, hiçbir şey tekrar etmedi. Döngü kırılmıştı. Ama bu kez biten tek şey döngü olmamıştı. İçimizdeki güvenin en ince ipi de sonunda kopmuştu.

Zyran’ın nefesi ağırlaşıyordu. Adımlarını toprağa vura vura Nathaira’ya doğru yürüdü. Gözleri öyle kararmıştı ki, içlerinde insanlıktan çok öfke okunuyordu. Nathaira geriye çekiliyor, titreyen dudaklarıyla kelimeler arıyordu ama sesi çıkmıyordu.

“Bizi kandırdın…” Zyran’ın sesi boğuk bir uğultu gibi yankılandı. “Başından beri…”

Nathaira panikle başını iki yana salladı, “Hayır! Siz… Yanlış anladınız! Sıla bir şey söyle! O öyle değil! Hiçbir şey göründüğü gibi değil—”

Ama sözünü bitiremeden, uğursuz bir ses Nathaira’nın cümlesini yararak Zyran’ın omzuna saplandı.

Zyran’ın iniltisi boğazında düğümlendi, gözlerinde barındırdığı öfke, keskin bir acıyla yer değiştirmişti.

Tam o anda Nathaira’nın duruşu değişti ve gözlerindeki perde kalktı. Artık narin, ürkek, sakar kız yoktu karşımızda. Yüzü gölgelerin arasından belirirken dudaklarının kenarı kıvrıldı, alaycı bir gülümseme yayıldı. Bu… Benim tanıdığım kız değildi. Bu benim arkadaşım, dostum olan Nathaira değildi.

“Sonunda…” dedi, donuk bir tavırla. “Sizi bu kadar uzun süre oyalayabilmek gerçekten bir sanattı. Ama itiraf etmeliyim, düşündüğümden çok daha eğlenceli oldu.”

Inara olduğu yerde donup kaldı. “Sen… başından beri…” diyebildi yalnızca.

Nathaira kahkaha attı. İnce, tiz bir kahkaha… Ormanın sessizliğini paramparça etti.
“Başından beri, evet. Sizi izlemek, sırlarınızı dökerken suratlarınızı seyretmek… Hepsi ayrı bir keyifti.’’

Gözlerini bana çevirdi. Buz mavisi gözleri artık parlamıyordu; soğuktu, katıydı. Bu gördüğüm gözler sanki Nathaira’ya ait değildi. Görmüştüm. Daha önce de bu donuk, mavi gözleri görmüştüm ama nerede olduğunu anımsayamadım. Tek istediğim şimdiye kadar en çok güvendiğim insanın şaka yapıyor olmasıydı. Söyledikleri gerçek olamazdı.
“Ve sen, Sıla… Hep en güçlüyü oynamaya çalıştın. Mükemmel kız… Kahraman kız. Ama aslında en kolay kırılacak olan sendin. O küçük sırlarını dökerken yüzündeki çaresizliği görmek… işte o gerçekten paha biçilmezdi.”

Şaşkına dönmüştüm. Konuşmayı unutmuş biri gibi hipnoz olmuştum ve beynim olanları algılamayı reddediyordu. Yüzümdeki donuk ifadeyi gören Nathaira daha da keyiflenmiş gibiydi.

‘’Hele de nehir kenarından anlattığım hikâyede ağlaman… En çok da orada acıdım sana. Ne kadar da çabuk kanıyormuşsun her şeye.’’

Inara merakla, ‘’Ne hikayesi?’’ diye sordu.

‘’Büyükannemin kaybolmasıyla ilgili olan. Bendim o Sıla. Büyükannemi bulan o acımasız kişi bendim. Bana çektirdiği onca eziyetten sonra bunu hak etmişti. Belki ben de istemezdim öyle olmasını ama…’’

Bir an sesi titredi. O soğuk, umursamaz kötülüğün altında hala bir tutam da olsa insanlık mı kalmıştı? Nathaira’nın bu ihaneti beni öyle sarsmıştı ki hala tutunacak bir dal, titreyecek bir ses, akacak bir damla yaş arıyordum.

‘’Ama olması gereken buydu. Büyümem ve özgür olmam gerekiyordu. Ben de kimsenin yapamadığı o fedakarlığı yaptım ve ondan kurtuldum.’’

Zyran yaralı omzunu tutarken yerden doğrulmaya çalıştı. Nefesleri hırıltıya dönmüştü, ama gözlerini Nathaira’dan ayırmıyordu. “Sen…” dedi dişlerinin arasından, “başından beri bize ihanet ettin.”

Nathaira başını yana eğdi, sanki bunu duyduğuna şaşırıyormuş gibi yaptı. Sonra dudaklarının kenarı daha da yukarı kıvrıldı.
“Buna ihanet mi diyorsun? Siz… siz sadece oyuncağımdınız. Bana yolu gösterdiniz.”

Inara boşlukları doldurmaya çalışır gibi tedirgin sorularına devam ediyordu, ‘’Peki ya Kieranlar? Sen… Sen neden onlarlasın? Onlara niye gittin?’’

Nathaira bu sorunun gelmesini bekliyormuş gibi kıkırdadı. ‘’Onlar bana geldi. Gruplarına katılmamı istediler çünkü çok daha güçlü olabileceğime inanıyorlardı. Sizin bu gördüğünüz aciz, beceriksiz, çıtkırıldım kızın aksine onlar asıl beni görmüşlerdi. Güçlü, hırslı ve kararlı beni.’’

Nathaira geriye adım attı, gölgelerin arasına karışırken dudaklarından son bir cümle döküldü:

“Evet döngü kırıldı. Gerçek oyun ise şimdi başlıyor. Hepinize iyi eğlenceler! Tabi olanları görebilecek kadar hayatta kalabilirseniz!”

Ve o karanlığın içine, sanki her zaman oraya aitmiş gibi kayboldu. Biz de hayal kırıklıklarımız ve dehşetimizle orada öylece donakaldık.

Bu kadar kör müydüm gerçekten? Kalbim sanki kaburgalarımı kırıp dışarı fırlayacak gibiydi. Ben ise olduğum yere çakılmış kalmıştım. Bana apaçık yalanlar söylemişti. Ben de göz göre göre kanmıştım. Nasıl bu kadar çabuk kandırılmıştım? Kimseye güvenmeyen ben, ne olmuştu da yelkenlerimi bu kadar çabuk indirmiştim? Oysa hep dikkatli olduğumu sanmıştım. Küçük ayrıntıları fark eden, sessizliği bile dinleyen biriydim ben. Ya da öyle olmak istiyordum. Kendime kızdım. Hayır… kızmaktan da öte, tiksindim. Kendi körlüğümden, kendi saflığımdan. Tilkinin bahsettiği gerçek bu muydu? Kaçtığım, yüzleşmekten korktuğum acı gerçek burnumun ucundaydı ve ben belki de görmemek için tüm tehlikenin içinde gözüm kapalı yürümeyi tercih etmiştim. Yüzleşmek yerine gözlerimi kapatacak kadar zayıftım.

Biz arkadaşız sanıyordum. Aynı yolda, aynı amaç uğruna mücadele eden iki dost gibiydik. Nathaira’nın huysuzluğunu çocukça saflığına, ani parlamalarını endişesi ve korkusuna vermiştim ve belki de gerçeği görmezden gelmiştim. İçimde bir yer, onun da yalnızca kırgın bir kız olduğuna inanmak istemişti. Ama o bakışları… O alaycı gülüşü… O küçümseyici sesi. Maskesini öyle iyi takmıştı ki Zyran bile fark edememişti. Ve altında sakar, saf, narin o kız değil; ihanetin en çıplak yüzü vardı. Bir an içimdeki güvenin kırılmış parçaları kalbime battı. Kime inanmalıydım şimdi? Zyran’ın mesafesi, Inara’nın sessizliği… Belki de en başından beri hepimiz tek başımızaydık.

Mükemmel olmaya çalışmıştım. Güçlü görünmeye, her şeyi kontrol altında tutmaya, “kahraman” gibi davranmaya. Ama kahramanlık sadece savaş meydanında güçlü durmak değilmiş. En yakındaki ihaneti görebilmekmiş. Gerçekleri fark edebilmekmiş. Ben ise kördüm. Kör ve savunmasız. Kahramanlık bana göre değil, demiştim daha önce. Belki haklıydım. Çünkü daha yolun başında, bir sırla, bir ihanetle darmadağın oluyordum. Bizi hayal kırıklığına uğratmaktan korkarken, aslında en çok kendimden hayal kırıklığına uğramıştım.

Şimdiyse kafamın içinde dolaşan tilki kulağıma fısıldıyordu. ‘’Kahramanlık kaderinde olmayabilir ama ruhun bir savaşçı. Merak etme. Gözündeki yaşı elindeki kan ile sileceksin ama sonunda her şey bitmiş olacak.’’

Bu fısıltıyı duymamın ardından kulaklarımdaki bariyer kalkmıştı ve yavaşça artan Inara’nın seslenişini duydum. ‘’Sıla!? Ne duruyorsun! Gel de bana yardım et!’’

Gözlerimi kırpıştırıp Inara’ya baktığımda Zyran’ın omzunu tutmuş ve elindeki bez parçasıyla üstüne bastırıyordu. Yerdeki o bez parçasıyla. Üzerinde o karanlık sembolün olduğu… Hemen öne atılıp Inara’nın çantasını karıştırmaya başladım. Zyran kan kaybediyordu ve bir şeyler yapmalıydım. Acıyla inleyen sesi bir yandan kulağımı tırmalarken Inara, ‘’Mavi kapağı olan! O şişe evet! Çabuk getir Sıla!’’

Şişeyi elime aldığım gibi kapağını açtım ve Inara’ya uzattım. Onlara dokunamıyordum. Tenim hala bir buz kadar soğuk ve acı vericiydi. Zyran’a dokunmak, ona yardım etmek, acısını biraz olsun dindirmek istiyordum ama yaklaşmam bile tehlikeliydi. Ben onun için zarardım. Buz kesen ellerimle bir sıcaklık kıvılcımı oluşturmaya çalışır gibi kendi bileğimi ovuşturdum. Çaresiz ve işe yaramazdım. O sırada Inara, ‘’Sıla, sargıyı sıkmama yardım et.’’

Yutkundum. Sargıyı mı? Zyran’ın hayatını kurtarmak uğruna canını öldüresiye yakmaya göz mü yumacaktım?

How useful was this post?

Click on a star to rate it!

Average rating 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir