11.2 Bölüm

11.2 Bölüm

0

Gözlerimi tekrar açtığımda tepemde beni izleyen 3 kafayla göz göze geldim. Hepsi şaşkınlıkla beni izliyordu. Sanki dokunmaya çekinir gibi hepsi ellerini arkalarında birleştirmiş, endişeli bakışlarla beni süzüyorlardı. Aniden doğruldum ve demir eksikliğimden dönen başımı ve kararan gözlerimi umursamadan, ‘’Tilki nereye gitti?’’ diye sordum.

‘’Yere düşerken başını vurmuş olmalısın. Dur da bir bakayım sana.’’

‘’Inara bir şeyim yok. Tilki nerede? Tam şurada duruyordu az önce.’’ diye elimle karşımda duran boşluğu gösterirken sorgulayıcı gözleri fark ettiğimde neye uğradığımı şaşırmıştım. Hiçbiri tilkiyi görmemiş miydi yani? Belki de onlar gelene kadar çoktan kaçıp gitmişti. Zyran beni yerden kaldırmak için kolumdan tuttuğu sırada irkildi ve aniden beni yere bıraktı.

‘’Sıla… Sen buz gibisin. Ne oldu böyle?’’ diye sorduğunda Nathaira bana yaklaştı ve ‘’Ne kadar soğuk olabilir ki Zyran? Amma abarttın sen de!’’ diyerek elini koluma uzattı ama avcunun içinin koluma değmesiyle çığlığı basması bir oldu. Elinin içine bakan Nathaira şok içinde, ‘’Elim yandı.’’ dedi sesi boğazından zor çıkar bir şekilde. Elini bize doğru gösterdiğinde avcunun içindeki buz yanığına benzer kırmızı bir görüntüyle karşılaşınca korkuyla birbirimize baktık. Ne olmuştu bana böyle? Zaman döngüsüne sıkışmışken şimdi bir de vücudum buz kesmişti ve dokunulmayacak hale gelmişti. Döngü daha fazla zaman geçirmemize izin vermeden bizi tekrar en başa getirmişti. Ayağımın altında ezilen ıslak toprağa baktığımda önümde endişeyle yürüyorlardı. Bir yandan tilkinin söylediklerini düşünürken bir yandan da vücudumda hissedemediğim ama herkesi benden uzaklaştıran soğukluğumun nerden geldiğini bulmaya çalışıyordum. Hepsi olanların farkındaydı ama Zyran bile buna bir çözüm bulamamıştı henüz. Gözlerim dolmaya başlamıştı ve kendimi tutamayıp konuşmaya başladım.

“Ben çok korkuyorum.’’ Bu kelimeler ağzımdan döküldüğü gibi Inara ve Nathaira arkalarını dönüp üzülmüş bir şekilde bana baktılar. Zyran ise dönmedi. Sadece öylece yerinde durdu. Dinlediğini biliyordum. İpin ucu kaçmıştı bir kere.

‘’Aslında buraya geldiğimden beri korkmadığım tek bir an yok. Bunu hiç dile getirmedim çünkü sizden utanıyordum. Güçsüz görünmekten korkuyorum. Beni güçsüz görmenizden korkuyorum.
Rüyalar görüyorum… Kendime zarar verdiğim, hatta bazen kendi ellerimle kendimi öldürdüğüm rüyalar. Sanki gerçeğe dönüşecekmiş gibi hissediyorum ve bu beni dehşete düşürüyor. İşte bu yüzden hep daha fazlasını yapmaya çalışıyorum. Hep daha güçlü, hep daha doğru… Hep mükemmel olmak zorundaymışım, mükemmelmişim gibi davranıyorum. Çünkü korkuyorum. Eğer düşersem, sizi hayal kırıklığına uğratırsam, bu kez gerçekten sonum olacakmış gibi hissediyorum.’’

Büyük bir sessizlik hakimdi ortama. Sincabın daldan dala atladıktan sonra düşmesiyle gözyaşlarımı sildim.

‘’Belki de kahramanlık oynamak bana göre değil. Belki de… ben sadece korkularının ardına saklanan, yanlışlarını telafi etmeye çalışan biriyim.” dediğimde Zyran kafasını çevirdi ve dudaklarını araladı ama ben o sırada tilkinin çıkması gereken çalıları inceliyordum. Dakikalardır hiçbir hareket yoktu. Sanki… Sanki kaybolmuştu. Döngüde bir şeyler değişmişti. Zyran ne söyleyecekti bilmiyorum ama daha başlayamadan cümlesinin önünü kestim ve ‘’Buldum!’’ diye bağırdım kendimi tutamayarak. Tilkinin sözünü bir özlü söz, bir bilmece gibi tekrar ettim.

‘’Zamanın en keskin izlerini içinden çıkamadığında hissedeceksin ve o an kaçtığın acı gerçekler en yakın dostun olacak.’’

Inara, ‘’Yani ne yapmamız lazım?’’ diye sordu yüzümdeki heyecanı görünce.

‘’Acı gerçekler… Onları itiraf edeceğiz.’’

‘’Bu da ne demek? Ne saçma şey.’’ dedi Nathaira ve yine talihsiz bir şekilde kendini yerde buldu. Sinirle ayağa kalktı ve ‘’Bunun işe yarayacağını nereden bileceğiz ki?’’ diye sordu.

‘’Az önce size kendimle ilgili belki de normal bir zamanda asla söylemeyeceğim, sakladığım bir sırrımı, benimle ilgili bir gerçeği söyledim ve döngüde değişiklik oldu. Yani döngüyü parça parça kıracağız. Bu hepimize bağlı. Belki birbirimize belki de kendimize karşı dürüst olmamız gerekecek ama aklıma gelen tek çözüm şu an bu.’’

Gözlerimizi kırptığımız an tekrar başa dönmüştük ve Inara fazla hızlı ikna olmuş bir şekilde söze girdi.

‘’Sanırım bu çok uzun zamandır kendimden bile sakladığım bir gerçek ama artık söylemeliyim. Zyran…’’ dediğinde kalbim duracak gibi hissetmiştim. Zyran’a ne itiraf edecekti ki? Nefesimi tutmuştum ve döngüde bile olsak sanki zaman o an durmuştu ve kulağıma ulaşan tek şey Inara’nın sesiydi.

‘’Ben… Seni hep kıskandım.’’ dediğinde hepimiz şaşkınlıkla Inara’ya baktık. Inara ise yere bakıyordu ve kafasını bir santim bile oynatmaya hali yok gibiydi. Hiçbirimiz böyle bir itiraf beklemiyorduk ve şok olmuştuk. Kıskançlık mı? Bu hiç beklemediğim bir itiraftı ama olanları düşününce… Parçaları birleştirdikçe Inara’nın yakınlığını hatırladıkça aslında her şey daha mantıklı gelmeye başlamıştı. Bu klişe bir aşk hikayesi değildi. Daha farklıydı, daha insancıl bir his… Zyran, ‘’Nasıl yani?’’ diye sordu meraklı gözlerle.

‘’Başarını, göz önünde oluşunu, sürekli hakkında konuşulmasını… Hep biraz daha sana benzeyebilmek, senin gibi olabilmek istedim. Belki de yanında bu kadar uzun süre kalmamın sebebi buydu. Bilemiyorum…’’

Zyran’ın gözündeki merak yerini hayal kırıklığına ve derin bir hüzne bırakmıştı. O sırada içim rahatlamış bir şekilde etrafı incelerken daldan dala zıplayan sincabı takip etmeye başlamıştım ki aniden yok oluşuna şahit olmuştum, sanki hiç var olmamış gibi bir anda havada kaybolmuştu. O rahatsız edici anı bölüp, ‘’İşe yaradı! Sincap kayboldu, bakın!’’ dedim. Tam kafalarını o yöne çeviriyorlardı ki zamanımız dolmuştu ve başa dönmüştük.

Ayağımın altında ezilen ıslak toprağı hissetmemle Zyran’ın gergin sesini duymam bir olmuştu. ‘’Ne saçma iş bu böyle! Çok merak ediyorsanız ben de söyleyeyim! Hatırlamıyorum!’’

Sessizlik.
Sesi öyle sertti ki, kulaklarımda uğuldadı. Bir an ormanın dahil herkesin nefesi kesilmişti. Inara’nın gözleri açılmış, dudakları kıpırdamış ama ses çıkmamıştı. Nathaira kaşlarını çatıp, “Ne demek hatırlamıyorum?” diye sordu, ama sanki sorusunun cevabını da duymak istemiyor gibiydi. Omuzları kasılmış, yumrukları titriyordu. Ama bu öfkenin ardında başka bir şey vardı: korku.

“Benim geçmişim… boşluklarla dolu.” diye devam etti, nefes nefese.

‘’Yapbozun parçaları hep eksik. Ben hep yarımım. Sanki birileri bu parçaları bilerek içimden söküp almış gibi…’’ Bir adım geriledi. Elleri dağınık, kıvırcık saçlarının arasına gitti, parmakları titriyordu.

“Ben… Onlarla birlikte yürüdüm. Onlarla savaştım. Onlarla… Öldürdüm.”

Nathaira’nın nefesi boğazına düğümlenmişti. Zorla yutkunmasının sesi Zyran’ın buz gibi kelimelerinin arasından bile duyulmuştu.  Inara ellerini dehşetle ağzına götürdü. Ama kimse konuşamadı.

‘’En kötüsü ise onu hiç unutamadım. Masummuş… Bilmiyordum. Ama belki de biliyordum. Gözlerindeki korku… Evet o gerçekti.’’

Bir an kelimeler boğazında düğümlendi. Sesi titredi.
“Ve onu öldürdüm. Kendi ellerimle.”

Ellerini açtı, avuçlarını yukarı çevirdi. Sanki hâlâ kanlıymış gibi avuçlarına bakıyordu. Dağılmıştı. Zyran darmadağın olmuştu ve bunca zaman bu dağınıklıkta kaybolmuş kendi karanlığıyla savaşıyordu.

‘’Öğrendiğimde bir daha yanlarına dönmedim. Gözüm açılmıştı ama artık her şey için çok geçti. Doğrusunu bildiğimi sandıklarım hep yanlıştı ve artık o tüm eski doğrularım benim düşmanım olmuştu. Ve o gözler… o korku, o çığlık… hâlâ her gece rüyalarımda. Ben… ben korkusundan geçmişini bile hatırlayamayan katilim.’’

Zyran dizlerinin bağı çözülmüş gibi yere çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Omuzları titriyordu ama gözlerinden yaş akmıyor gibiydi; çünkü sanki gözyaşlarını çoktan tüketmişti. O an, zihnimin bir köşesi şiddetle zonklamaya başladı. Zyran’ın kelimeleri, beynimin derinlerinde kilitli duran bir kapıyı zorla açmıştı. Çatışma sırasında duyduğum bir ses yankılandı kulaklarımda. O Kieranlı adamın kan ter içinde, sırıtarak ve aşağılayıcı bir sesle söyledikleri…

“Kendi bile bilmeyen hain bir eski yoldaş!”

O zaman anlam verememiştim. Belki de savaşın ortasında söylenmiş sıradan bir suçlamaydı, demiştim kendime. Ama şimdi… Zyran’ın sesiyle, o adamın haykırışı üst üste bindi.

“Unutma… Zyran. Bu döngüde en tehlikeli şey zaman değil. Gerçeklerin ağırlığıdır. Ve sen… altında ezileceksin.”

Kafamda çakan şimşek, resmin tamamını ortaya çıkarmıştı. O Kieranlı, Zyran’ın itiraf ettiği olaydan bahsediyordu. Zyran’ın geçmişinden, gömmeye çalıştığı o karanlıktan. Ve Zyran’ın gözlerinden taşan öfkeye benzeyen o duygu, o adamın sözlerinin ardından saçılan ateş bir sinir patlaması değildi… O şey suçluluk duygusunun bir yansıması, bir maskesiydi. Zyran’ın yapbozunda eksik parçalar olsa da artık benimkinde yavaş yavaş yerine oturuyordu.

Kalbim göğsümden çıkacak gibiydi. İçimdeki ses, “Bu yüzden bu kadar suskun, bu yüzden bu kadar öfkeli,” diye fısıldıyordu. Zyran yalnızca geçmişini unutmaya çalışmıyordu; kendisine, kendi elleriyle kirlettiği hayatı da unutturmak istiyordu. O yüzden bu kadar doğrucuydu. O yüzden hiçbir şeyi ‘emin’ olmadan yapmıyordu. O yüzden kimseye güvenmiyor, güvenemiyordu…

“Zyran…” dedim istemsizce, fısıltım neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı. Yanına gittim ama ona dokunamazdım. Bu kadar acısı varken bir de fiziksel olarak ona yük olamazdım. Ona zarar veremezdim. Ellerinin arasına gömdüğü yüzünü göstermedi. Çünkü o da artık görmeye hazır olmadığım o yüzünün bende ne etki bırakacağını kestiremiyordu. Hiçbirimiz konuşamadık. Ormanın sessizliği üzerimize çöktü, sanki ağaçların bile Zyran’ın itirafına dili tutulmuştu. O anda Inara dudaklarını araladı, ama hikâyesini anlatmadı. Döngüde bir parça daha kırılmıştı. Ama artık tek kırılan şey döngüdeki bir an değildi. Biz de parçalanmıştık ve sonumuzun yaklaşan sessizliğiyle kapana kısılmıştık.

How useful was this post?

Click on a star to rate it!

Average rating 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir