Bu sefer başarmalıydım. Bu döngü, bu tilki benden ne istiyor öğrenmeliydim. Döngü başa dönmeden, tekrar aynı mide bulandırıcı senaryoyu yaşamadan harekete geçmeliydim. Döngü yalnızca zamanı değil, içimi de kemiriyordu. Aynı hatayı defalarca yaşamak, aynı nefesi bin kez alıp vermek gibiydi. Sanki ben değil, hayatın kendisi benim içimde nefes nefese kalmıştı. Tilkiyi bulmazsam, onun benden istediğini öğrenemezsem… belki de gerçekten sonsuza kadar burada sıkışıp kalacaktım.
‘’Bir şeyleri değiştirmeliyiz. Bir şeyler… Farklı olmalı.’’ dediğim sırada çalının arkasından kaybolan tilkinin kuyruğu aklımda karman çorman duran ip yumağının ucundan tutmuş gibi beni kendine çekti ve aniden kendimi çalıların arasına attım. Arkamdan gelen tek şey Zyran’ın endişeli sesiydi ama dış dünyayla bağımı koparmıştım ve çoktan yoldan çıkıp ormanın içine dalmıştım. Burası yürüdüğümüz yoldan farklıydı. Toprak tuhaf bir şekilde kuru ve tazeydi. Sanki buraya onca yağmur değmemişti. Yavaşça yere çömeldim ve toprağa dokundum. Avcumun içindeki taneler parmaklarımın arasından dökülürken bir şeyin beni izlediği hissi kafamı aniden kaldırmama sebep oldu. O kilitlenmiş gözler başımın etrafından dönüp karşıma gelince doğruldum ve onunla göz göze geldim. Tam karşımda, öylece durmuş bana bakıyordu. Parlak, siyah gözleri beni içine çeker gibi süzüyordu ve o an kalbimden beynime doğru çıkan bir ürperti hissettim. O soğuk ürpertiyle son hatırladığım göz kapaklarımın kontrolünü kaybettiğim ve dizlerimin bağının çözülmesiyle yere yığıldığım olmuştu.
Artık bu rüyalardan bıkmıştım. Gerçeklikten çok rüyalar aleminde gezer olmuştum ve bu yorucu tempoda daha da çekilmez hale gelmişti. Kendi zamanında rüyalarımdan kurtulmak için geldiğim bu yerde rüyaların içinde daha çok vakit geçirir olmuştum. Bu sefer de büyük bir kilisenin ortasında gözlerimi açmıştım. Yüksek tavanlı bu manastırda tek duyduğum karşımdaki kürsünün duvarında asılı, sarkaçlı bir saatin tik-tak sesinin yankısıydı. Taş duvarlardan sızan rutubet kokusu istemsizce ciğerime doldu. Kilisenin tavanı o kadar yüksekti ki, tavana doğru baktığımda ucu karanlıkta kayboluyordu. Çatlak vitraylardan sızan loş ışık kırmızı ve mavi parçalar halinde taş zemine düşüyor ve etrafa renkli gölgeler serpiyordu. Tahta sıraların üzeri tozla kaplanmıştı; üzerlerine oturacak biri yıllardır gelmemiş gibiydi. Sessizlik, yalnızca sarkaçlı saatin tik-tak sesleriyle rahatsız ediliyordu. Her yankı, bu devasa boşlukta daha da büyüyerek kulaklarımda çınlıyordu. Etrafı incelerken koca kilisenin ortasında yapayalnız durmam da yalnızlığımı biraz daha körüklemişti ve sanki etrafımdaki boşluk içime dolmaya başlamıştı. Ayağa kalkıp yürümeye başladığımda aniden yanımda beliren ses ufak bir sıçramaya sebep olsa da şaşırtmamıştı.
‘’Bazen siz insanlar hissettiğiniz duyguları sonsuz bir felaketmiş gibi algılıyorsunuz ve sapasağlam duran dünyanızı bile başınıza yıkabiliyorsunuz.’’ Sesi kafamın içinden mi geliyordu yoksa gerçekten konuşuyor muydu algılayamıyordum ama artık bunun da çok bir önemi kalmamıştı. ‘’Aslında o kadar basit değil.’’ dedim sesli bir şekilde. Kilisenin tavanından yankıyla gelen kendi sesimi tekrar duyduğumda aslında ne kadar yorgun ve kırgın bir şekilde söylediğimi fark ettim bu cümleyi. Bu tilki gerçekten haklı olabilir miydi? Arka arkaya dizilmiş oturma yerlerinin en ön sırasında rastgele bir yere oturdum ve tilki de yanımdaki yere zıplayıp birkaç tur etrafında döndü. İyice yerleştikten sonra çenesini bacağıma koyup bana baktı. Bir an bir tilkiye değil de aynada kendime bakıyormuşum gibi hissetmiştim. Ama farklı bir bendi. Sanki uzun zamandır dönüp de bakmadığım, baksam da görmediğim bir ben… Kafamı kaldırıp tekrar saate baktığımda durmuştu. Sarkacı hala sallanıyordu ama ne akrep ne de yelkovan hareket etmiyordu.
‘’Nasıl yapacağım? Nasıl bu döngüden çıkacağız?’’
Tilki bu sefer kalktı ve saatin olduğu kürsüye çıktı. ‘’Zamanın en keskin izlerini içinden çıkamadığında hissedeceksin ve o an kaçtığın acı gerçekler en yakın dostun olacak.’’ dediğinde ayaklarımda bir ıslaklık hissettim. Başımı eğip yere baktığımda içeri su dolmaya başladığını fark ettim. Ayak bileklerime değdiğinde suyun soğukluğu iliklerime kadar işlemişti. Birkaç nefes sonra dizlerime ulaştı, sanki gövdemi taşlarla doldurmuşlar da suya batırıyorlarmış gibi ağırlaşıyordum. Suyun yüzeyinde kilisenin renkli vitraylarının yansıması dalgalanıyor, kırmızı ve mavi renkler artık koyulaşmıştı ve içime işleyen bir kabus gibi üzerime kapanıyordu. Su göğsüme kadar geldiğinde artık nefes almak bile zordu. Dizlerim titriyordu, kalbim boğazıma dayanmıştı. Tilki kaybolmuştu ama ben hâlâ boğulurken ondan bir cevap bekliyordum. ‘Söyle!’ diye bağırdım. Sesim suda boğuldu, yankım bile bana geri dönemedi. Su hızla yükseliyordu ve belli ki fazla zamanım kalmamıştı ama ben hala bir cevap alamamıştı. ‘’Tamam da nasıl? Bu döngüyü nasıl kıracağım?’’ tilki kürsüden atlayıp saatle duvarın arasındaki boşluktan içeri girerek ortadan kaybolmuştu bile. Kendimi tutamayıp ‘’Döngüyü nasıl kıracağım söylesene! Bir kere de açık açık söylesen ne olur ki? Çözemiyorum. Yapamıyorum işte. Kahraman olamayacak kadar güçsüz biriyim ben.’’ diye bağırarak başladığım cümle titreyen sesim ve gözümden akan yaşlarla son bulmuştu.

