Zangoç’un evi yaklaştıkça terk edilmiş bir anı gibi kendini benden itiyordu. Sanki yaşayan bir organizmaymış ve beni içine almak istemiyormuş gibi. Zangoç gideli yeterli zaman olmuştu ki pencerenin pervazında ağlarını örmüş bir örümcek orayı sahiplenmeyi kendine hak görmüştü. Öte yandan ev, sahibinin yokluğunu kabul etmiyor; sadece sessizce bekliyor gibiydi.
Bahçeye girdiğimizde ayaklarım yavaşladı. Bilerek değil. Bedenim beni ele veriyordu. Göğsümde taşıdığım haç ağırlaşmıştı. İlk kez, gerçekten ilk kez, ondan korktum.
Evin kapısına bakarken Inara, ‘’İstersen ben burada bekleyeyim. Daha rahat olursun.’’ dedi. Başımı salladım. Konuşacak gücüm yoktu. Ahşap yüzeyini elledim. Soğuktu. Kapıyı ittiğimde çıkan gıcırtı, sanki sadece evin içinden değil de benden de bir nefes koparıp alıyordu.
Kapının önünde kendiliğinden bitmiş çiçekler dikkatimi çekmişti. Bembeyaz, tertemiz, saf karanfiller. Bana veda için mi buradalardı yoksa?
İçeri girdim.
Evin içi… hâlâ Zangoç oradaymış hissi veriyordu. Dağınık değildi ama düzenli de sayılmazdı. Yaşanmışlık hissi her köşede duruyordu. Sanki daha dün gece şömine yanmış, ateşte pişen çorba soğusun diye mermer zemine bırakılmıştı. Raflarda yarım kalmış çizimler, masanın üzerinde kurumuş mürekkep lekeleri, yerde buruşmuş kâğıtlar… Hepsi aceleyle değil, zamanla bırakılmış gibiydi.
Haçı çıkardım.
Avuçlarımda tutarken kalbim düzensiz atıyordu. Nereye saklayacağımı biliyordum ama bunu kabul etmek istemiyordum. Arka odaya geçtim. Zangoç’un yatak odasından yukarı çıkan merdivenlere baktım. Buraya ilk geldiğimde yaşadığım merak duygusu ve heyecan geldi aklıma. 10 günde 10 yıl yaşlanmış gibi hissediyordum. Sanki bu merdivenleri yıllar önce çıkmıştım. Yukarı çıktığımda yerlere dağıttığımız çizimleri topladım. Acele etmiyordum. Zaten gidecektim. Burada ne kadar oyalanırsam o kadar iyi olurdu benim için. Çizimleri kaldırdığım zeminin altında, daha önce fark etmediğim bir tahta gevşekti. Dizlerimin üzerine çöktüm. Tahtayı kaldırdım. Altında küçük bir oyuk vardı.
Haçı oraya bıraktım.
Elimi çekemedim. Birkaç saniye daha orada durdu. Sanki bırakmak istemiyordum. Sanki beni bırakmak istemiyordu.
“Burada kal,” diye fısıldadım. “Henüz değil.”
Tahtayı kapattım. Ayağa kalktığımda dizlerim titriyordu. Aşağıdan duyduğum ani sesle irkildim. Kılıfında duran hançerime baktım. Sanırım onunla da vedalaşmam gerekecekti. Tahtayı tekrar kaldırdım. Hançeri ve haçı çizimlerin biriyle sardım ve tekrar oyuğa koyup kapattım.
Aşağı indiğimde kapı sonuna kadar açıktı ve Inara biriyle konuşuyordu. Kapının eşiğine geldiğimde onu gördüm. Gelmişti.
Zyran ben gitmeden gelmişti. Belki haçın yerini öğrenmek, belki de bana veda etmek için. Hangisi daha iyi olurdu bilmiyordum. Ama onu görmek bana çok iyi gelmişti. Parlayan gözlerimle ona baktığımda bunu fark etmişti ve bana döndü. Yüzünü çevirdiği an dehşete düşmüştüm. Sol kaşının üstünden sızan kan yanağından boynuna doğru iniyordu. Dikkatimi çektiğini fark etmişti. Elinin tersiyle yanağındaki kanı sildi. ‘’Önemli bir şey değil.’’
Daha fazla konuşmadan içeri girdik.
Zyran, Zangoç’un oturma odasındaki masasına yöneldi. Inara etrafı inceliyordu. Ben… ben kapıya doğru yürüdüm. Sanki ilk defa eve girmiştik de gördüklerimizi zihnimize kazımaya çalışıyorduk. Tam önünde durduğumda ayaklarımın altında bir titreşim hissettim. Dizlerimin üstüne eğildim. Yanıma gelmişlerdi ve elimi kapının koluna uzattım.
“Buraya kadarmış,” dedim.
Açıldığında soğuk bir hava yüzümüze çarptı. İleri doğru uzanan bir tünel… dar, uzun ve karanlık. Sonu görünmüyordu. İçeriden gelen hava eskiydi. Zaman kokuyordu.
Ayağa kalktım ve bir adım geri attım.
Titriyordum. Kontrol edemiyordum. Dişlerim birbirine vuruyordu. Ne soğuktu ne de korku… daha çok bir veda gibiydi.
Zyran bunu fark etti.
Bir şey söylemeden elini omzuma koydu. Elinin ağırlığını hissetmemle irkildim. Ortamdan öyle kopmuştum ki varlıklarını unutmuştum. Daha fazla dayanamadım ve arkamı dönüp var gücümle sarıldım. Tereddüt etmişti ama artık buna hakkı yoktu. Yüzümü göğsüne yasladım. Kalp atışlarını duydum. Gerçekti. Şimdiye aitti. Orada, öylece göğsüne gömülüp kaybolmak istedim. Ağlamıyordum, içimde ağlamaya dair en ufak bir istek dahi yoktu.
“Keşke…” dedi fısıltıyla.
Devamını getirmedi. Getirmesi de artık anlamsızdı zaten. Zamanımız yoktu. Belki de hiç olmamıştı.
Onu itmedim. Ama ayrıldım.
“Sizi burada bırakmak istemiyorum,” dedim.
Inara itiraz edecek gibi oldu ama sustu. Zyran bana baktı. Gözlerinde söyleyemediği her şey vardı.
“Ama başka çarem yok,” dedim. “Biliyorum…”
Inara daha fazla dayanamadı ve gözünden akan elmas tanesi parlaklığındaki yaşlarla bana sarıldı. Gerçek bir dost sarılması.
Köyün ortasından yükselen sesleri duyduğumuzda artık veda vaktinin geldiğini anlamıştık. Derin bir nefes aldım ve dizlerimin üstüne çöktüm. Son bir kez arkama baktım. Zyran gözlerime, belki de daha derinlerde bana bakıyordu.
“Geçmişte,” dedi.
“Şimdi,” dedi boğazına takılan sesiyle.
“Ve gelecekte…”
Her kelimeyi yavaş söyledi. Sanki zihnime kazımam ve bir daha unutmamam için bana ezber yaptırıyordu.
“Her dönüp baktığın gölgede, her duyduğun fısıltıda,’’ durdu ve yandan, sıcak bir gülümsemeyle son kelimelerini söyledi.
‘’Orada olacağım.”
Gözlerim doldu ama belli edemezdim.
“Seni koruyacağım,” dedi.
“Her zaman.”
“Söz veriyorum.”
Başımı salladım. Eğer konuşursam gidemeyecektim.
Tünelin derinliklerine doğru emekleyerek ilerledim.
Arkamdan kapı kapandı.

