Kendimi adeta hayata dönmüş, o derin kış uykusundan uyanmış gibi hissediyordum. Az önce ölüme ağlarken şimdiyle hayata dönüşüme ağlıyordum.
Zyran tereddütle yaklaştı. Yavaşça eğildi. Eli havada asılı kaldı. Gözümden süzülen yaşı silmek ister gibiydi ama dokunmaya cesaret edemedi.
Ben ona doğru döndüm.
Ve o an…
Daha fazla dayanamadım.
Kollarımı boynuna doladım.
Zyran önce şaşırdı. Sonra beni sardı. Sıkıca. Sanki düşecekmişim gibi. Yüzümü omzuna gömdüm. Kucağımda tilki, önümde Zyran ve öylece sarılıyordu. İlk kez böyle ağlıyordum. Sessizce değil. Tutmaya çalışmıyordum. Sanki içimden çıkıp gitmesi için yalvardığım tüm o acılar bir bir dökülüyordu gözlerimden.
“Geçti,” dedi fısıltıyla. Sonra tedirgin sesiyle emin değilmiş gibi. “Geçti mi?”
“Geçti,” dedim. “Bitti.”
Kendime gelmiştim. Hiç kendimi bu kadar ‘ben’ gibi hissetmemiştim. Tilki aramızdan çıkmıştı. Biz de sarılmayı bırakmıştık. Sonra Zyran da ayağa kalkıp bir adım geri çekildi. Sanki bana karşı indirdiği gardını geri toplamak ister gibi boğazını temizledi. Tilki ise gözden kaybolmuştu bile.
Bu gidiş bir veda gibi değildi. Veda edecek olsa son bir kez arkasına bakardı ama hayır. O sadece gitmişti. Zamanı geldiğinde tekrar beni yoklamak için, ben gitmiyorum sadece şimdilik buradan ayrılıyorum der gibi sessiz sedasız görünmez olmuştu.
Nathaira’yı gördüğümde içimdeki ağırlık geri döndü. Ama bu sefer farklıydı. Taşımıyordum. Kabul ediyordum. Ona karşı olan duygularımı bedeni gibi orada bırakmalıydım.
“Gitmeliyiz,” dedi Inara. “Çok geç olmadan.”
Köye neredeyse koşarak indik. Nathaira’yı geride bırakmak zorundaydık. Ne onu gömecek vaktimiz vardı ne de yanımızda köye getirecek gücümüz. Hava kapkaranlık olmuştu. Inara en güvenli yolun bu gece onlarda kalmamız olduğunu düşünüyordu ve haklıydı da. Ne yapmamız gerektiğini konuşmalı ve en doğru kararı vermeliydik. Zyran eve doğru yorgun adımlarla yürürken bir anda durdu.
“Rune’u görmeliyim,” dedi. “Onun bilmesi gerek.”
“Yalnız mı?” diye sordum.
Bana baktı. O kadar karanlıktı ki yüzündeki ifadeyi anlamakta zorlanıyordum. “Böylesi daha güvenli.”
Gitmesini istemedim. İçten içe biliyordum, bu onu gördüğüm son andı ama karşı gelemedim. Gitme demek istiyordum ama bunu söylemedim.
Köyün ortasındaki ışıklı yola doğru hızla ilerleyerek gözden kayboldu.
Inara’nın büyükannesinin evine ulaştığımızda kapı biz daha çalmadan açıldı. Yaşlıca bir kadın heyecanlı ve meraklı gözlerle elindeki gaz lambasıyla bize bakıyordu. Hızlıca eliyle işaret ederek bizi içeri aldı.
Ev eskiydi ama sıcaktı. Yoğun bir bitki kokusu tüm ahşaplara işlemiş gibiydi. Duvardan sarkıtılmış bir sürü çiçek demeti ve otlar dikkatimi çekmişti. Büyükannesi önde yürürken Inara duvarları fazla incelediğimi fark etmişti. Çok geniş olmayan oturma odasına geldiğimizde büyükannesi mutfağa gitti ve bizi yatmaya hazırladığı sedirlerle baş başa bıraktı. Sanki geleceğimizi zaten biliyor gibiydi.
Inara, ‘’Onlar hep şifalı bitkiler. Büyükannem her türlü yara, hastalık için onlardan çorbalar, merhemler yapıyor.’’
‘’Güzelmiş.’’ diyebildim sadece.
İçimde sona yaklaşmanın verdiği huzursuzluk git gide büyüyordu. Zyran neredeydi? Yanımıza gelecek miydi? Peki ya Kieranlar neredeydi? Tekrar peşimize düşecekler miydi? Yoksa gece aniden evi basıp hepimizi öldürecekler miydi? Nathaira’nın intikamı için…
Büyükannesi gittiği sessizlikle geri gelmişti. Elinde iki küçük kâse vardı. ‘’Alın meleklerim. Bu size güç kuvvet versin. Gerginliğinizi alsın. Yoruldunuz.’’
Burada en nefret ettiğim şey, benim dışımda herkesin her şeyi bilmesiydi. Belki de buraya ait olmadığımdandır. Sessizce teşekkür ettikten sonra kasedeki çaydan bir yudum aldım.
Inara hızlıca içmiş ve çoktan yorganın altına girmişti bile. Ormanda geçirdiğimiz gecelerden sonra ilk defa yumuşak bir yerde uyuyacaktık. Ben de çayı bitirip kasemi masanın üstüne koyup sırtüstü sedire yattım. Bir yanım uyumak, diğer yanımda Zyran’ı beklemek istiyordu. Ama biliyordum, o daha gelmeyecekti. Gözlerimi kapadım ve uzun zamandır mahrum kaldığım o derin uykunun kucağına bıraktım kendimi.
Sabah olduğunda kapıdan gelen yumruklama sesleriyle aniden uyandık. Küçük bir erkek çocuğu, belki 6-7 yaşlarında, koşarak içeri girdi.
“Bastılar,” dedi nefes nefese. “Kieranlar. Köyü bastılar.”
Kalbim uykunun getirdiği sersemlikle aniden hızlandı. Zyran neredeydi? Ne yapacaktık
“Gitmelisiniz,” dedi Inara’nın büyükannesi. ‘’Hemen.”
Ayağa kalktım. Ne yapacaktım? Inara’ya döndüm, ‘’Onu beklemeliyiz.’’ Dedim yalvaran gözlerle.
‘’Olmaz Sıla. Üzgünüm…’’
Hançeri elime aldım ve sıkıca kavradım. Bir veda bile edememiştim. Haç göğsümdeydi. Ne kadar tersini düşünmek istesem de Inara haklıydı. Bekleyemezdik. Apar topar evden çıktık ve Zangoç’un evine doğru yola çıktık.
Ve biliyordum.
Artık yolun sonu görünüyordu ve tek yöndü. Ne arkama bakabilir ne de geri dönebilirdim.

