Nathaira’nın bedeni yerde öylece yatarken zaman yeniden akmayı reddediyor gibiydi. Havada ufacık bir esinti bile yoktu. Yapraklar kıpırdamıyordu. Sanki doğa da tanıklık ettiği olaya nasıl tepki vermesi gerektiğini bilemiyordu. Hepimiz öylece izliyorduk. Domuş bu sahnenin ardından ne gelebilir ki artık diye düşünüyorduk.
Dizlerimin üzerine çökmüş, ellerime bakıyordum. Titremiyorlardı. Bu beni daha da korkutuyordu. Yanımda uzanan Nathaira’nın bedeni beni hapis almış gibiydi. Yüzümde, boynumda, ellerimde olan ve kurumaya başlayan kan hâlâ sıcaktı ama ben üşüyordum. İçime doğru çöken o tanıdık soğukluk, sanki kemiklerimin arasına yerleşmişti. Göğsümde, kalbimin olduğu yerde bir boşluk vardı ve ilk defa bu kadar net görebilmiştim. Ne acı vardı ne de rahatlama. Sadece… bir eksilme. Hissedemediğim o suçluluk hissi içimdeki boşluğu giderek büyütüyordu ve gözlerim bir anlığına kararır gibi oldu. Elimin tersiyle sildiğim gözyaşlarım boncuk boncuk kucağıma düşüyordu. Durduramıyordum ama durdurmak da istemiyordum aslında. Artık hiçbir hissimi bastırmak, içime atmak istemiyordum.
Inara ilk hareket eden oldu.
Gözleri hançerin düştüğü yeri bulmuştu. Ağacın dibinde, Nathaira’nın kanıyla kararmış toprakta yatıyordu. Eğilip aldı. Hançeri eline alırken yüzünde bir tereddüt belirdi. Bana doğru yürürken bakışlarını benden kaçırıyordu. Meraklı ama çekingen bir çocuk gibi hançeri bana uzattı.
“Buna bakmak isteyebilirsin,” dedi sonunda.
Sesini tanımakta zorlandım. Normalde yumuşak ama net olan tonu şimdi daha temkinliydi. Elimi uzattığımda parmaklarımın ucunda metalin soğuğunu hissettim ve sanki hançeri ilk kez elime alıyormuş gibi bir yabancılık çektim. Sapı avucuma tam oturduğu anda farklı olan bir şey fark ettim.
Sapın alt kısmında, daha önce orada olmayan ya da hiç görmek için dikkat etmediğim ince bir aralık vardı.
Baş parmağımı istemsizce oraya götürdüm. Hafifçe bastırdım.
Klik.
İkisi de merakla bana bakarken yaşadığım duygusuzluk boşluğundan uzunca açılan kapağa baktım. Hançerin sapını nazikçe yan tarafa doğru açtım. İçinde ince, sararmış bir kâğıt parçası vardı. Kenarları yıpranmıştı. Üzerindeki yazı da yazarı da tanıdıktı.
Bu Zangoç’un yazdığı nottu.
Rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemediğim o ana dönmüştüm. Zangoç’un yere eğilmiş bu kâğıt parçasını karaladığı ana. Yazılar karışık ama okunaklıydı.
Nefesim boğazımda düğümlendi. Kâğıdı tekrar katlayıp hançerin içine koydum ve kapağı kapattım.
Tam o anda, çalılıkların arasından bir hışırtı geldi.
Refleksle başımı kaldırdım.
Turuncu bir gölge, ağır ağır ağaçların arasından çıktı.
Tilki.
Bir bana bir de diğerlerine bakıyordu. Kuyruğu yere değmeden salınıyordu. Gözleri… gözleri her zamanki gibi çok şey biliyordu. Etrafı süzerek sakince yanıma yaklaştı.
İlk düşüncem şu oldu:
Onu sadece ben görüyorum. Şimdiye kadar hep böyle olmuştu. Bu da buranın bir diğer mucizevi olayıydı benim için.
İçimde tuhaf bir rahatlama hissettim. Sanki biri nihayet beni yalnız bırakmamaya karar vermişti.
“Geç kaldın,” dedim fısıltıyla.
Bir an Zyran ve Inara’nın kendi kendime konuştuğumu düşünmesinden korktum. Sonra onu da boşverdim. Delirmiş desinler, kafayı yemiş desinler. Artık hiçbir önemi kalmamıştı.
Tilki durdu. Başını hafifçe yana eğdi. Gözlerini kırptı. Bu hareketi o kadar tanıdıktı ki boğazım düğümlendi.
“Onu öldürdüm,” dedim. Sesim düz çıkıyordu. Sanki bir haber verir gibiydim. “İstemeden… ama oldu.”
Tilki bir adım daha attı. Tam Nathaira’nın bedeninin yanına geldi. Nathaira’ya bakmadı. Bana baktı.
“Her şey bitti,” dedim. “Bitti.”
Arkamdan derin bir nefes sesi duydum.
Zyran’ın sesiydi bu. Kabarık pelerin gibi paltosunun sesi her nefes alışverişinde duyuluyordu çünkü inip çıkan göğsü omuzundaki yaradan daralıyordu.
“Sen… tilkiyle mi konuşuyorsun?” dedi.
Donup kaldım.
Yavaşça başımı çevirdim. Zyran’ın bakışları önümdeki noktaya, tilkiye kilitlenmişti. Kaşları çatılmıştı. Inara da bakıyordu. Gözleri fal taşı gibi açıktı.
“Görüyor musunuz?” dedim.
Sesim çatladı. Ama o çatlağın arasından sızan ümit bir anda ayağa fırlamama sebep oldu.
Inara yutkundu. “Evet.”
Kalbim hızlandı. “Ne zamandır?”
“Şu an,” dedi Zyran. “Ve… Hiçbir şey bitmedi Sıla.”
Tilki hafifçe kuyruğunu salladı. Sanki Zyran’ın son dediği gerçeği onaylıyordu.
“Ben onu görmüyorsunuz sanıyordum,” dedim. “Hep… hep öyle oldu.”
Tilki bana doğru yürüdü. Nathaira’nın bedeninin üzerinden dikkatle geçti. Aramıza girdi. Sonra tam ayağımın dibine gelince durdu. Eğildim ve başını okşamak için elimi uzattım. Tam o sırada bacaklarımın üstüne atladı ve bir kedi gibi kucağıma tünedi. Nefes alışverişinin yüzüme vuran sıcaklığını hissedebiliyordum.
Ve sonra farklı bir şeyler oldu.
Yavaşça vücuduma yayılan o karıncalanma hissi gelmeye başladı.
Önce parmaklarımın ucundaki uyuşma geçti. Sonra dizlerimdeki titreme durdu. Göğsümdeki o keskin soğukluk yavaş yavaş çekildi. Boynumdan geçen atardamardaki kanın vücuduma yaydığı ısıyı hissedebiliyordum artık. Tenime sıcaklık geri dönmüştü. Sanki içimdeki o donmuş Sıla yavaşça çözülüyordu.
Ellerimdeki o bembeyaz ölü görüntüsü gitmiş, damarlarımdaki mavi-yeşil renkler geri dönmüştü. Tırnaklarımdaki morluklar yerini tatlı bir pembeye bırakmıştı.
Inara nefesini tutmuştu.
Zyran bir adım attı ama durdu.
Kimseden çıt çıkmamıştı. Sakince ve şaşkınlığa gömülmüş şekilde olanları seyrediyorlardı.
Tilki gözlerini benden ayırmadan bekledi. Sanki bana zaman tanıyordu. Bedenim yeniden bana ait oluyordu. Ellerim… ellerim artık bana yabancı değildi.

