10.2 Bölüm

10.2 Bölüm

0

Herkes hazırlandıktan sonra kulübenin kapısını açtım. Çatıdaki yağmurun tanecikli sesleri, artık sadece bir arka plan uğultusu olmaktan çıkmıştı. Damlalar öyle sert ve düzenli düşüyordu ki toprağa, sanki gökyüzünden su damlaları değil de taş parçaları yağıyordu.

Kapının eşiğinde bir an durdum. Ayağımı dışarı attığımda çamurlaşmış toprak, botlarımı hemen içine çekti. Zeminin kaygan, ıslak ve ağır dokusu yürüyüşümüzün bizi ne kadar zorlayacağını sesleniyordu sanki. Pançomun yakasını kaldırdım, başımı eğip gözlerimi kısıp öyle ilerlemeye başladım. Arkamdan Inara çıktı. Ardından Nathaira ve en son da Zyran. Arkasını dönüp bir süre öylece kulübeye baktı.

Çamurlara bata çıka, ıslak yaprakların, ıhlamur ağaçlarının dökülmüş sarı çiçeklerinin ve yerde patlamış dut ve böğürtlenlerin arasından patikaya ulaşmaya çalışıyorduk. Biz yürüdükçe bulutlar inadımızı görüp pes etmeye başlar gibi durulmaya başlamışlardı.

Zyran öne geçmişti, arkasından Inara ile Nathaira yan yana yürüyordu. Ben en arkadaydım. Adımlarım küçülmüştü. Botlarıma yapışmış ıslak toprak parçaları ayaklarımı ağırlaştırıyordu. Bir şey… garip bir şey vardı havada. Yağmurun kesilmesiyle birlikte ormana bir sis çökmüştü. Gri, süt gibi yoğun bir sis. Sisin arasında süzülen güneş ışıkları sanki gökyüzündeki tüm bulutlar üstümüze çökmüş gibi önümüzü aydınlatmaya çalışıyordu. Önümüzü seçmek zorlaşmıştı ama bir şey daha vardı bu sis sadece görüşü değil, zamanı da yavaşlatıyor gibiydi. Sisin oluşturduğu gerginliği ve sessizliği bozmak isteyen Inara kitabın ortasından konuşur gibi yağmur suyuyla ilgili bir hikâye anlatmaya başladı, kişisel gelişim kitabımdan fırlamış gibiydi, ‘’Yağmur damlaları gökten düştükten sonra toprak tarafından emilip esaret altına alınırlar. Sonra da birleşerek dışarı çıkabilmek için bir delik aramaya başlarlar. Buldukları ilk çatlaktan heyecanla dışarı çıkarlar. Onlar gibi başarılı olmuş diğer su damlalarıyla bir araya gelerek gördüğümüz bu nehirleri oluştururlar. Mutlulukla akarlar. Önlerine onların yollarını kesmeye çalışan kayalar, dallar çıkar. Onlar bu engelleri de aşıp daha hızlı, daha coşkulu akalar. Denize ulaşana kadar sürekli hareket ederler. Bunlar belki de en özgür zamanlarıdır. Sizce denize ulaştıklarında hala özgürler midir? Acaba gerçekten istedikleri yere gidebilirler mi? İşte aslında insanlar için de özgürlük böyledir. Ama neye göre, kime göre özgürlük?’’

Nathaira sıkılmış gibi iç çekti ve dönüp arkasına baktı. Ben Inara’nın söylediklerimi düşünüyor, bir yandan da etrafı inceliyordum. Tam o sırada iki ağaç arasında bir daldan diğerine atlamaya çalışan bir sincap gözüme takıldı. Hızla koşarken son atlayacağı dalda takıldı ve yere düştü. Yere düşmesiyle diğerleri de ani bir bakışla sincaba döndü ve sincap telaşla ormanın içine doğru koşarak kaçtı. O sırada belli ki Inara’nın anlattıkları bilmemişti ki konuşmaya devam etti, ‘’Peki sizce ıssız bir adada istediği gibi yaşayabilen, tek başına yaşayan bir adam özgür müdür? İstediği her şeyi yapabileceği için başta özgür gibi düşünebiliriz ama sadece adanın sınırları içinde özgürdür. Dışına çıkamaz. Bir kafesin içinde özgürdür yani. Buradan çıkmak için bir sandal yapması ve okyanusa açılarak dalgalarla boğuşmalıdır. Başka bir karaya ayak bastığı an kısıtlamalar tekrar başlar. Yani aslında insan onun peşinden koştuğu, engellerin üstesinden gelmeye çalıştığı sürece özgürdür.’’

Inara sözünü bitirmesiyle Nathaira’nın önündeki yosunlu bir taşa takılıp yere kapaklanması bir oldu. Nathaira’yı kaldırmak için yanına gittiğimde girintili çıkıntılı taşlar ilgimi çekmişti. Inara ve benim yardımımla yerden kalkan Nathaira, ‘’Inara anlattığın şey mi çok sıkıcıydı bilmiyorum ama saatlerdir yürüyoruz gibi geliyor.’’

Arkasına dönen Zyran, ‘’Oflamayı ve şikâyet etmeyi bırakıp daha hızlı yürürsen belki bir yere varabiliriz.’’ derken Nathaira hiç oralı bile olmamıştı. Üstünü başını düzeltirken kayan pançosunu toparlayıp yakasını düzeltti. Zyran dönüp yürümeye devam ettiği sırada patikanın dışında, ağaçların arasındaki bir çalıdan gelen hışırtı dikkatimi çekti. Sis yoğun olsa da yakın mesafedeki ağaçları görebiliyorduk. Sese doğru baktığımda kızıl tüyleriyle parlak bir kuyruğun birkaç saniye içinde gözden kaybolduğunu gördüm.

Durduğum yerden yürümeye devam etmek için sol ayağımla ilk adımımı attığım an kendimi tuhaf bir hissin içinde buldum. Aniden soğuk bir havuza sırtüstü düştüğünde yaşanan ne olduğunu anlayamama ve şok etrafımı sarmış gibi hissettim. Bir yandan grubun arkasından yavaşça yürürken bir yandan da etrafı daha da dikkatli incelemeye başlamıştım. Sanki bu yoldan daha önce de geçmiş gibiydik. Ama emin olamıyordum. Aynı ağaçlarla dolu koca bir ormandaydık. Her yerin birbirine benzemesi çok doğal değil miydi? Bu sorgulamalarım Inara’nın konuşmaya başlamasıyla dağılmıştı.

‘’Yağmur damlaları gökten düştükten sonra toprak tarafından emilip esaret altına alınırlar. Sonra da birleşerek dışarı çıkabilmek için bir delik aramaya başlarlar. Buldukları ilk çatlaktan heyecanla dışarı çıkarlar. Onlar gibi başarılı olmuş diğer su damlalarıyla bir araya gelerek gördüğümüz bu nehirleri oluştururlar. Mutlulukla akarlar. Önlerine onların yollarını kesmeye çalışan kayalar, dallar çıkar. Onlar bu engelleri de aşıp daha hızlı, daha coşkulu akalar. Denize ulaşana kadar sürekli hareket ederler. Bunlar belki de en özgür zamanlarıdır. Sizce denize ulaştıklarında hala özgürler midir? Acaba gerçekten istedikleri yere gidebilirler mi? İşte aslında insanlar için de özgürlük böyledir. Ama neye göre, kime göre özgürlük?’’

Dejavu muydu? Bunları daha önce de duymamış mıydım? Daha doğrusu Inara bunları daha az önce anlatmamış mıydı? Kafam etrafımdaki sisten daha bulanıktı artık.

Nathaira sıkılmış gibi iç çekti… Dejavu gibi… Sanki daha önce bakmamış gibi dönüp arkasına baktı. Tam o sırada iki ağaç arasında bir daldan diğerine atlamaya çalışan bir o sincabı gördüm. Hızlıca koştu. Bir, iki, üç derken son daha geldiğinde… Yere kapaklandı. Bir sincaba bir de önümde yürüyen Inara, Nathaira ve Zyran’a bakıyordum. Üçü birden sincabın yere düşmesiyle sincaba döndü… Sincap da ormanın içine doğru koşarak kaçtı. Şoka girmiş gibiydim. Dilim tutulmuştu. Bir dejavu bu kadar uzun sürebilir miydi ki?

Tam bu sırada Inara konuşmaya başladı, ‘’Peki sizce ıssız bir adada istediği gibi yaşayabilen, tek başına yaşayan bir adam özgür müdür?’’ diye sorduğu an istemeden sesimi yükselterek, ‘’Tabii ki özgür değildir Inara. Adada sınırların içindedir. Tabi bir de sandal yapması falan var. Sonra başka bir karaya gidecek. Yine özgür değil. Özgürlük aslında onun peşinden koşmak, falan filan.’’ dedim. Gerilmiştim. Bu çıkışım beni olduğu gibi diğerlerini de epey şaşırtmışa benziyordu ki Nathaira bana bakmak için döndüğü an yere düşmüştü. Bedenim kontrolümden çıkmış gibi aniden öne atıldım ve Nathaira’yı kaldırmak için yanına gittim. Aynı taşlar, aynı yosunlu delikler… başımı kaldırdığımda bana bakan Inara, ‘’Nasıl bildin anlatacaklarımı?’’ diye sordu yüzündeki şaşkın ve korkmuş ifadeyle. Bense yaşadığım şokla etrafı inceliyor, olanları anlamlandırmaya çalışıyordum.

Inara’nın omzundaki sarımsı yaprak… Zyran’ın arada bir dönüp arkasına bakışı… Nathaira’nın sağ eliyle pançosunun yakasını düzeltmesi. Hepsi… yaşanmıştı.

“Bunu… daha önce görmüştük,” dedim kendi kendime, kısık bir sesle. Üstünü düzeltirken Nathaira, ‘’Daha önce gördük mü bilmiyorum ama Inara anlattığın şey mi çok sıkıcıydı ve saatlerdir yürüyoruz gibi geliyor.’’

‘’Nathaira, bunu… Sen bunu daha az önce söyledin.’’ dedim korkuyla.

Arkasına dönen Zyran, ‘’Oflamayı ve şikâyet etmeyi bırakıp daha hızlı yürürsen belki bir yere varabiliriz.’’ Dediği anda benimle göz göze geldi. Korkudan gözüm seğiriyordu ve Zyran bunu fark eden ilk kişi olmuştu. ‘’Sıla?’’ diyerek tam yürüyerek bana doğru gelicekti ki elimle ani bir hareket yaparak Zyran’ı durdurdum. Herkes olduğu yere çalışmıştı.

O an sağ çaprazımdaki çalılığın hareket ettiğini fark ettim. Yeşil yaprakların arasından kızıl bir kuyruk bir anlığına belirdi. Tilki. O tilki. Kalbim bir an durdu. Adım atmayı unuttum. “Zyran?” dedim ama ağlamaklı çıkan titrek sesim sisin içinde belki de Zyran’a bile ulaşamadan kayboldu.

‘’Sürekli… Aynı şeyleri yaşıyoruz. Nasıl desem…’’ Yanıma gelen Zyran elini omzuma koydu ve dilimin ucuna gelen, söyleyemediğim kelimeyi bularak, ‘’Döngüde gibi…’’ dedi.

Zyran’ın ağzından dökülen o iki kelime sanki ağaçların arasından ormana daldı ve bir yankı gibi tekrar bize döndü.

Döngüde gibi…

How useful was this post?

Click on a star to rate it!

Average rating 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir