Yağmurun yağmasını her zaman çok sevmişimdir. Birçok insanın aksine bana huzursuzluk vermek yerine bir rahatlık getiriyor gibi. Sanki o anlarda gökyüzü dilim oluyor ve içimdekileri dökmeye başlıyor. Yağmurun hızlanıp yavaşlamaları duygu değişimlerimdeki düzensizliği ifade ederken çakan şimşek başka bir anıma ışık tutuyor ve gök gürültüsü sesim olup söyleyemediklerimi haykırıyor ve noktayı koyuyordu. İşte bu yüzden en çok da sağanak ve gürültülü yağmurlar içimi rahatlatıyordu beni çünkü kararmış içime su serperek beni ferahlatıyor, omuzlarımdaki yükü hafifletiyordu. Yağmursuz, güneşin en tepede olduğu güya mükemmel(!) günlerde insan sanki hep mutlu olmak zorundaymış gibi geliyor ve bu gereklilik beni geriyor. Halbuki yağmurlu günlerde en çok kendimi hissettiğim anların ortaya çıktığını görebiliyordum. Güneşin sahte gülümsemesinden uzak, huzur dolu yağmurlu günler…
Çatıdan gelen yağmur sesleri şiddetini arttırdığında yattığım yerden doğruldum ve kırık camların olduğu tarafa doğru baktım. Zyran uyanıktı ve içeri girmiş, penceredeki açıklıktan dışarıyı izliyor, kendince hesaplamalar yapıyordu. Yağmur olmasına rağmen hiç de soğuk bir hava yoktu. Aksine nemli ve bunaltıcı bir atmosfer oluşmuştu ormanın içinde. Dönüp kızlara baktığımda Inara’nın çantasından çıkardığı eski harita parçasını incelediğini gördüm. ‘’Bu yağmurda yola devam etmemiz çok riskli. Bu kulübe yolumuzun ne tarafında kalıyor tam çözemedim ama yola dönmek bile birkaç saatimizi alabilir. Belki yağmurun dinmesini beklersek…’’
O sırada yattığı yerden fırlayan Nathaira Inara’nın sözünü keserek, ‘’Beklemek mi? Bu yağmurun dinmesini daha çok bekleriz! Ne istiyorsun sen Kieranlar bizden önce mi bulsun haçı?’’
Nathaira’nın bu çıkışındaki cesarete şaşıran Zyran, ‘’Bizim önceliğimiz Zangoç Nathaira. Haç değil.’’ dediği sırada avcunun içinden sarkan ip dikkatimi çekmişti. O taş… Elindeydi. Avcunun içinde dolandırıyordu. Belli ki o güvene, huzura ihtiyacı vardı ama ancak bir taşta bulabiliyordu.
Ayağa kalkıp gece üstünde uyumak için yere serdiğimiz kumaş parçalarını aldım ve katlamaya başladım. Nathaira ne kadar isyankâr bir çıkış yapmış olsa da haklıydı. Yağmurun dinmesini bekleyemezdik. Duvara yaslanmış yaşlı dolabın kapaklarını iki yana açıp içindekileri incelemeye başladım. Eğer Zyran ve Rune dedikleri adam eskiden sürekli buraya geliyor ve kalıyorlardıysa yağmur için de bir önlem almıştır diye düşünüyordum. Su kaynatmak için bir demlik, küçük, kapaksız bir tencere ve tozdan kararmış çatal, kaşıkları alıp masanın üstüne götürdüm. Bunların altında bir bez çanta, yün dolu bir torba ve kalınca bir kumaş parçasına sarılı tepeleme bir şey vardı. Tek tek çantayı ve torbayı dolaptan çıkarıp yere koydum. Kalın örtüyü kaldırdığımda ince, plastik bir kumaş yığını ile göz göze geldim. Bu bizi yağmurdan koruyabilirdi. ‘’Nathaira! Gelip bana yardım eder misin?’’ diye arkamda doğru seslendiğimde Nathaira’nın çoktan arkamdan neye baktığımı görmeye çalıştığını fark ettim.
‘’Şunun ucundan tutar mısın? 4’e bölelim ve ortalarına bir delik açarsak panço gibi bir yağmurluk yapabiliriz. Böylece o kadar da ıslanmayız belki.’’ dediğimde kumaşı çoktan Nathaira’nın eline tutuşturmuş nereden böleceğimi hesaplamaya çalışıyordum. Herkesin kendi omuz genişliğine göre yaparsak daha iyi olurdu çünkü eşit parçalara bölersek bize büyük, Zyran’a küçük gelebilirdi. Kumaşın bir ucunu kaldırıp Nathaira’nın bir omzundan diğerine kadar ölçtüm. İki taraftan da sarkması için biraz pay bıraktım ve belimdeki hançeri çıkartıp göz kararı bir kesik attım kumaşa. Yere serip belirlediğim yerden bir kare kesip çıkardım. Karenin ortasını belirledim, burası kafamızda kapüşon gibi duracaktı o yüzden biraz daha ortadan uzak kısmına gözlerin açık kalabileceği kadar bir delik açtım. Ayağa kalkıp kestiğim kare kumaşı Nathaira’nın kafasından aşağı doğru bıraktım. Delikleri gözlerine gelecek hizaya getirdiğimde Nathaira yağmurluk giymiş bir bahçe cücesine benziyordu. Gülerek biraz daha uzaktan görmek için geriye doğru adım attığımda Zyran’a çarptım ve irkilerek arkamı döndüm.
‘’Bu iş görür gibi.’’ dediğinde ben çoktan yerden kalan kumaşı almış Inara’nın omzundan ölçü almaya gitmiştim. Inara’nın pançosunu da hazırladıktan sonra sıra Zyran’a gelmişti. Kumaşı kaldırıp Zyran’ın omzundan ölçü almaya çalıştığım sırada Zyran’ın gözlerimi üstümde hissedebiliyordum. Omuzları neredeyse bizim omuzlarımızın iki katı genişliğindeydi ve kolları içi kum dolu sert torbalar gibiydi. Kumaşı düz tutabilmek için kollarımı biraz daha açmam gerekti. Aramızdaki mesafe daralmıştı. Parmaklarım, kumaşı sabitlemek için omuz başlarına temas ettiğinde bir ürperti geçti içimden. O sırada Zyran başını hafifçe eğdi. Sessizce. Sadece nefesi yakınlaştı. Sol kulağımın üstünden nefes alışverişini, hatta kalp atışlarını bile duyabiliyordum. Tam o sırada kumaşı elimdeki hançerle kesecekken,
“Biraz daha sağdan,” dedi. Sesi ne emir verir gibiydi ne de nazikti. Sadece söylemişti. Belki de konuşması gerektiğini düşünmüştü.
Ben ise sesini değil, nefesini daha çok duydum. Yutkundum. Ses çıkarmamaya çalıştım. Hatta nefesimi tutmuş sadece göğsünden gelen kalp ritmine odaklanmış başka bir şey duyamaz gibiydim. Delik açacağım kısmı ayarlarken Zyran başını hafifçe çevirdi ve o an istemsizce göz göze geldik. Kaçmak istedim bakışlarından ve küçük bir çocuk gibi botumun içinde ayak parmaklarımı büzüştürüp hançeri delik açacağım yere doğru götürdüm.
Kumaşı dikkatlice kesmeye çalıştığım sırada hançer elimden kayar gibi oldu ve tam kumaşı tuttuğum kolumu kesip geçecekti ki Zyran hançeri tuttuğum bileğimden kavrayıp, “Dikkat et, bu hançer başkalarını için. Kendini kesmen için değil.” dedi. Bu sefer sesi daha yumuşaktı. Sakarlığım hoşuna mı gitmişti yoksa gerçekten küçük mü düşmüştüm bilemiyordum.
“Ederim,” dedim hançeri kemerimdeki kılıfına koyarken.
Pançoyu giydirmem için Zyran hafifçe eğildi. Ne gerek vardı ki benim giydirmeme? Kendisi de yapabilirdi gayet. ‘’Kendin giysene ben nasıl ulaşayım?’’
‘’Benim Nathaira ve Inara’dan farkım ne? Onlara özel muamele var da ben niye kendim giyiyorum?’’ dediğinde istemeden gözlerimi devirdim ve elimi uzatıp kumaşı başından aşağı geçirdim. Parmak uçlarım alnına, saçlarına değdi. Sanki kafasının içinden geçen her düşünce teninden bir sıcaklık gibi yayılıyordu. Kumaş göz hizasına indiğinde ellerim istemsizce onun yanaklarına yakın durmuştu. Ufacık bir hareketle tenine dokunabilirdim. Ama yapmadım. Zyran da kıpırdamadı. Gözleri beni izliyordu. Öyle cesur, öyle göz kapaklarını bir an bile kırpmadan bakıyordu ki tanımlayamadığım bir parıltı hissettirmişti içimde.
“Oldu sanırım,” dedim, sesim bir tül gibi süzülüp aramızdaki boşlukta asılı kaldı.
Zyran ise yalnızca başını kaldırdı. Hafif bir tebessüm mü belirdi dudaklarının kenarında, yoksa sadece ışığın oyunu muydu, bilemedim.
Ben geri çekilirken, arkamdan gelen Inara’nın hafif öksürüğü ortamı tekrar havalandırdı. Nathaira hâlâ kendini gösterme çabasındaydı.
Zyran, pançonun içinden kollarını çıkardı, bir an bile gözlerini benden ayırmadan, “Teşekkür ederim,” dedi.
“Bir işe yaradım demek,” diye mırıldandım ama asıl cevap içimde yankılandı. Evet… ama bu sadece bir yağmurluk meselesi değildi.
Zyran cebindeki ipli taşı boynundan geçirdiği an vücudumda dolanan o tanımlayamadığım toz pembe duygular bir anda uçup bir hayalet gibi ortadan kaybolmuştu. Zyran, o taşı yanında taşımak istiyordu. Her fırsatta cebinden çıkarıyor, parmaklarının arasında döndürüyordu. Bu sabah bile… Bir an olsun taşı bırakmamıştı elinden. O taş… Inara’nın ona verdiği o taştı ama neyi ifade ediyordu?
İçimde, göğsümün tam ortasında bir ağırlık oluştu. Sanki bir anlığına Zyran’ın gözleriyle değil de taşıyla yarışır gibi hissettim kendimi. Taşın hatırası, Zyran’ın kalbinin daha önce ulaşamadığı ve asla unutamadığı bir varış gibiydi. Ve ben… bu yolculukta sadece geçici bir durak mıydım? Bir gölge miydim sadece onun güneşinde?
Eğer aralarında bir şey yoksa… Zyran ve Inara… Bir yol arkadaşından fazlası mı olmuşlardı? Bu yüzden mi Zyran Inara’nın bizimle gelmesini istememişti? Başına bir şey gelmesin diye… Neden hâlâ taşa bu kadar bağlıydı? Neden elinde inceliyor? Neden o taşı bırakmıyor? Ama… eğer hâlâ onun kalbi Inara’ya aitse… o zaman bana neden böyle bakıyor?
Zyran’ın o az önceki bakışı… yalnızca bir teşekkür müydü? Belki de Inara’yla olan yakınlıklarını sadece abartıyorumdur. Belki de sadece geçmişten gelen bir bağdır bu. Belki de sadece yakın bir arkadaşı, güvendiği bir kız kardeşiydi. Ama eğer öyleyse bile neden ben aralarındaki bu bağı bu kadar kıskanıyordum? Onunla daha rahat, daha… tamamlanmış biri gibiydi. Inara Zyran’ın geçmişini biliyordu ve bu bende kabullenmek istemediğim bir kıskançlığa dönüşüyordu.
Kafamda her şey birbirine dolanmıştı. Duygularımın iplerini çözmeye çalıştıkça düğümler daha da sıkılaşıyordu. Bu his… bu gerçekten kıskançlık mıydı? Yoksa sadece belirsizliğin sıkıcı baskısı mıydı? Belki ikisi de.
Bir adım geriye çekildim. Fiziksel olarak değil, ama zihnimde. Ondan uzaklaşmak istedim. Bu kadar belirsizlik gözlerimi bulanıklaştırıyordu ve önümü görmekte zorlanıyordum. Ne olursa olsun bu görünmez belirsizlik ortadan kalksın istiyordum. O yüzden duygularıma hâkim olmalı ve sadece bitirmeye geldiğim işi halledip kendi yoluma bakmalıydım. Gözlerimin Zyran’a, omuzlarına, saçlarına, gözlerine kaymasına izin vermemeliydim. Zyran’a bakarken bile, artık yalnızca gözlerine değil… göğsünün içinde taşıdığı o sessiz sırlara da bakıyordum çünkü. Ve o sırlar… beni içine çekiyordu.

