9.5 Bölüm

9.5 Bölüm

0

Küçük bir ateş yaktık. Ortamın boğuk havasına kısmen yayılan sıcaklık yorgunluktan mayışan bedenlerimizi oyun hamuruna çevirmişti. Dışarıda rüzgâr iyice kuvvetlenmişti. Kulübenin çatısından içeri doğru sızan o ses, sanki birinin dışarıdan fısıldayarak içeri seslenmesi gibiydi. Çantalarımızda getirdiğimiz konservelerden yerken bile rüzgârın ve ateşin çıtırtısına tek eşlik eden ses konserve tenekelerinin açılırken çıkardığı rahatsız edici sesti. Kimse lafa girmiyor, en ufak bir ses çıkarmıyor, hatta nefes bile almıyor gibiydi. Yavaşça uyuma moduna geçtiğimiz sırada Zyran boğazını temizleyerek ortamdaki insan yokluğunu ortadan kaldırmak ister gibi, ‘’Siz biraz dinlenin. Ben de bir süre nöbet tutacağım. Burası bulunması kolay bir yer değil. Ama… ne olur ne olmaz işte.’’ Inara başıyla işaret ederek Zyran’ı onayladı ve gardolaptan bulduğumuz birkaç örtü parçasını zemine serip uzandık.

Uykum gelmiyordu. Kulübenin duvarları bile nefes alıyor gibiydi. Her çıtırtı kulağımda yankılanıyordu. Dayanamadım. Altıma serdiğim kumaş parçasını üzerime alıp kalktım.

Zyran dışarıda, kulübenin yanına oturmuş ve duvara yaslanmıştı. Elinde kılıcı değil, bir dal parçası vardı. Onu yere batırıyor, sonra tekrar çıkarıyordu. Toprağın üzerine daireler çiziyor ve sonra onu bozup tekrar çiziyordu.

Yanına gittim. Ne o başını çevirdi ne ben selam verdim.

“Uyuyamadın mı?” diye sordu sonra. Sesi yorgundu ama bir yandan da zaten beni bekliyor gibiydi. 

“Ya sen?” dedim. “Senin de mi gözlerini kapattığın her an bir kâbus?”

Başını çevirdi. Gülümsedi mi emin değilim. Ama gözlerinde… evet, orada bir şey vardı. Bir kabullenme, bir yorgunluk, ama bir de… beni görmenin tuhaf bir huzuru.

“Ben bazı şeyleri ancak gözüm açıkken hayal edebiliyorum. Çünkü gördüklerim görmeden kurduğum hayallere nazaran daha gerçek, daha güzel…’’ dedi.

Suskun kaldım. Yavaş yavaş sönmeye başlayan ateşe bakmadım. Yıldızlara da. Sadece yere çizdiği dağınık dairelere ve Zyran’ın içimizde bıraktığı ağırlıklara baktım.

Yanına oturdum. Sırtımı aynı tahtaya dayadım. Omzuna yakın mesafede kalmıştım. Dizlerimi karnıma çektim. Kollarımı sardım kendime.

“Hiç… her şeyin bir daha asla aynı olmayacağını bilerek ve korkarak bir sabaha uyandın mı?” dedim. “Ve yine de o sabahın gelmesini istedin mi?”

Başını çevirmedi. Ama sesi yakınımdaydı.

“Ben… her sabah aynı sabaha uyanıyorum,” dedi. “Ama bu sefer başka. Güneş daha parlak. Sen… başka bir sabahsın.”

Kelimeleri beynimin içinde çarpıştı. Bir şey söyleyecektim ama söyleyemedim. O an yıldızlar bile göz kırpmayı bırakıp Zyran’ın ağzından dökülen kelimelere dalmıştı. 

Başımı yavaşça omzuna yasladım. Duruşunu bir santim bile bozmadı. Sadece sessiz kaldı. Karşımızdaki ateşin küllerine gözünü dikmiş dalgalanan alevleri izliyordu. Yüzünü göremiyordum ama artık farklı bir şeylerin olduğunu hissedebiliyordum. Alevlenen dalgalar karşımızda söneceğini bilmesine rağmen son dansını yapıyordu ve benim göz kapaklarım da bu gösterinin esiri olup ağırlaşmaya başlamıştı. Sonunda direnmekten vazgeçip gözlerimi kapattım ve gecenin karanlık uğultusuyla baş başa kaldım.

Ne zaman uykuya daldım bilmiyorum ama birdenbire, tüm bedenimle bir boşluğa düşüyormuşum gibi irkildim. Sanki uykuyla uyanıklık arasında sıkışmıştım ve gözlerimi açmadan önce içimde bir şey çoktan uyanmıştı.

Ayaklarımın altında sert bir zemin vardı. Soğuk ve pürüzlü bir zemin. Gözlerimi açtığımda kendimi sadece birkaç gecedir görmediğim o kabustaki mağarada buldum. Duvarlar canlı gibiydi, derin derin nefes alıyorlardı sanki ve arada bir iç çekiyorlardı ama o eski yüzler yoktu. Tavandan süzülen ince su damlaları, yankıyla soğuk zemine düşüyor ama sanki her bir damla göğsümde bir yere çarpıyor gibi içimde yankılanıyordu.

İlerledim. Her adımda taşların rengi değişiyordu. Kimi koyu lacivert, kimi gümüş grisi. Ama hepsi… Birer ayna gibiydi. Sanki bana ait bir parçayı yansıtıyordu. Bir noktada mağara ikiye ayrıldı. Sol yolun ucu çocukluğumdan kalan bir anıya açılıyordu. Salıncakta sallanan hâlimdi bu. Arkamdan saçlarımı yeni örmüş annem vardı. Ama yüzü yoktu. Ellerini tanıyordum ama sesi farklıydı. O yöne yürümek istedim ama sağ taraftan gelen bir ses beni durdurdu.

“Henüz değil.”

Sağdaki yola baktığımda ise tek görünen şey karanlıktı. Bir de… o karanlıkta, kızıl tüyleriyle aydınlığı utandıran tilkinin gözleri parlıyordu. Bir taşın üstünde oturmuş sessizce benim gelmemi bekliyordu sanki. Ben onun olduğu tarafa doğru adımlarımı çevirdiğimde ayağa kalktı. Yaklaştıkça gözlerinden bir ışık karanlığa yayılmaya başladı. Öyle bir ışık ki, göz kamaştırmıyordu. Aslında… mağaranın değil benim içimdeki karanlığı aydınlatıyordu. Bir an tilki arkasını döndü ve karanlığa doğru baktı. Ormanda duyduğum o tanıdık sesiyle konuştu.

“Zaman sadece saatlerdeki kovan ve yelkovanda değil. Seninle de dönüyor. İstediğin kadar saatin tersi yönüne koş, zamanı geri saramazsın. Olman gereken yerde durmasını bilmeli ve karanlığa dalmalısın.”

Kafamı bir anlığına sola çevirdiğimde artık mağaranın içinde değildim. Etrafımda hepsi aynı anda yaşanıyormuş gibi görünen görüntüler vardı. Zyran’ın gözleri. Inara’nın sesi. Nathaira’nın kızıl saçları. Zangoç’un silüeti. Hepsi aynı anda yaklaşıp uzaklaşıyor, sonra tekrar başa dönüyordu. Tekrar. Tekrar. Tekrar.

Sonra karşıma çıkan bir aynayla kendimi gördüm. Üstüm başım kan içinde, kollarım kesiklerle dolu, saçım başım kir, toz içinde ve yüzümde acı bir bakış. Elimde Zyran’ın bana verdiği hançer. Bir aynadaki kendime bir de elimdeki hançere bakıyordum. Bir anda hançer avcumun içinde yavaşça döndü, iki elimin arasında, karşımda duran hançerin ucu artık bana dönmüştü. Benim ellerimin arasında olmasına rağmen benim kontrolümün dışındaydı artık. Ani bir hareketle hançerin göğsümle birleştiği an tüm sesler kesildi. Her şey bir anda buz gibi bir sessizliğe büründü. Göğsümden süzülen kanın sıcaklığı yavaşça bedenimi kaplarken hızla hançeri çekip çıkardığımda gördüğün son şey hançerin kana bulanmış keskin ucunda, sadece benim kanım değil, birbirine dolanmış kızıl saç telleri olmuştu.

Boğulurmuş gibi bir sesle aniden uyandığımda Zyran hala yanımdaydı. Hâlâ uyanıktı ve ani uyanışımla irkilmiş şekilde bana döndü. Yüzümdeki korkuyla göz göze gelince endişeyle omuzlarımdan tuttu. İstemsizce ellerinin arasında beni sıkıştırmıştı.

‘’Sıla iyi misin? Ne oldu? Ne gördün?’’ diye sorduğu an dolan gözlerimdeki yaşlar artık tutunamayacağını anlayıp yanaklarımdan bir bir dökülmeye başladılar. Bunu gören Zyran kaşlarını çatıp sıkıca tuttuğu omuzlarımdan beni kendine doğru çekerek sarıldı. Göğsünün ortasında kaybolmuştum ama oluşan karanlık ilk defa korkmamı değil sakinleşmemi sağlamıştı. Bir süre böyle kaldıktan sonra beni nazikçe kaldırıp içeri götürdü ve Inara’nın yanına yatırdı. Göz kapaklarımı tekrar kapatamadım. Çünkü o gece gözümü kapattığımda gördüklerim, gerçek olandan daha sarsıcıydı. 

How useful was this post?

Click on a star to rate it!

Average rating 0 / 5. Vote count: 0

No votes so far! Be the first to rate this post.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir