Nathaira, en önde yürümeye razı olmuştu. Sonuçta bizimle gelebilmek için en azından bunu yapmalıydı. Yürümeye başladığımızda ormanın sakinleri geri gelmişti ama biz tamamen sessizleşmiştik. Bu kez o sessizlik, huzur değil… avını sabırla bekleyen bir karanlık gibiydi. Arkamızdan sakince bizi takip ediyordu ve nefes alışverişleri içimize işlese de yürümeye devam etmek zorundaydık. Bunu hiç yapmış mıydınız? Sadece yürümek. Adımlarının ritmini takip etmek. Nereye gittiğini bile bilmemek. Bu boşluk ne iyi ne de çok kötü hissettiriyordu. Kendimi bazen bir kafese kapatılmış, bazen de etrafımdaki dalların birinde özgürce ötebilen kuşlar gibi hissediyordum. Sanki kendimi çok iyi veya berbat hissetmeme izin vermeyen tek kişi benmişim gibiydi. Kendi sınırlarımı çizmiştim ve bu sınırlar öyleydi ki bir santim kımıldama payım bile kalmamıştı. Etrafımda özgürce ötüp bir daha karşılaşma garantisi olmayan kuşlar ve hepsi birbirinin kopyası olan ağaçlar hiçbir yere ait olmama duygumu güçlendiriyordu ilerledikçe. Aslında hiçbir şey sabit değildi. Sürekli geliyor ve gidiyordu. Düşüncelerim, şüphelerim ve kuşlar. Her şey hareket ediyor ve değişiyordu. Ben de bu kaosun içinde bata çıka ilerlemeye çalışıyor, nereye olursa olsun bir yere varmaya çalışıyordum.
Ben bu kaosla savaşırken patikanın sonuna gelmiştik. O kadar çok yürümüştük ki artık her yer birbirine benzemeye başlamıştı. Bir ara acaba kendi etrafımızda mı dönüyoruz diye merak etmiştim ama patikanın sonuna gelince farklı bir yere geldiğimizi anlamıştım. Hava neredeyse kararmıştı ve acilen geceyi geçirebileceğimiz, güvenli bir yer bulmamız gerekiyordu.
Zyran patikanın bittiği noktada ormana dalmıştı. Ağaçların arasında ilerlerken her adımında yere daha yakın eğilerek etrafı inceliyordu. Ayaklarının bastığı toprağa, kabukları soyulmuş ağaç gövdelerine, yosunla kaplanmış taşlara bakıyordu. Bizse arkasından, yorgun ve zar zor dayanırcasına yürüyorduk. Sessizliğimizin altında bir şey vardı sanki… bir kabullenme. Belki de bu ormanın sesini susturamayacağımızı anlamıştık artık. Belki de içimizde kıyametler koparken dışımızdan çıkacak en ufak bir ses, bütün dengemizi bozabilirdi.
Nathaira önde yürüyor ama arkasına bir kez bile bakmıyordu. Patikanın sonlarına doğru şikâyet etmeye başlamış, durmak istemiş ve kendi kendine konuşarak Zyran’ın sinirlerini bozmaya çalışmıştı. Tüm bu çabalarına rağmen Zyran adeta kulaklarını aldırmış gibi Nathaira’yı duymazdan gelmişti. Sonunda Inara’nın bıkmış itirazlarıyla Nathaira da konuşmasının bir işe yaramadığını görmüş ve dilini yutmuştu sonunda. Grubun sessizliği gittikçe bir duvar gibi aramıza örülmeye başlamıştı. Ne ben birine bir şey soracak cesareti bulabiliyordum kendimde, ne de kimse birbirine bakıyordu. Zyran’ın adımları konuşuyor gibiydi sadece. İçinden bir şeyleri bastırdığı her hâlinden belliydi. Sessizliği gergindi. Varlığı ise, sanki yanımızda değil de hep bir adım uzağımızdaydı. Ama bunu bilerek yapıyor gibiydi.
Ağaçlar sıklaştıkça gökyüzü yok olmuştu. Günler mi geçmişti, saatler mi bilmiyorum. Zaman adeta eğilmiş bükülmüş, biz fark etmeden ormanın karanlığı tarafından yutulmuş gibiydi.
Birden Zyran durdu. Omzunun üstünden kısa bir bakış attı.
“Şu tarafa…” dedi. Sesi neredeyse görünmezdi ama hepimizi harekete geçirmeye yetmişti. Onu takip ettik.
Zyran’ın arkasından ilerliyorduk. Dallar yüzümüze çarpıyor, yapraklar saçlarımıza takılıyordu. Bir noktada toprak yumuşadı. Ayak bileklerimize kadar gömülen o serinlik, içimize işleyen bir ürperti gibi geçti. Ne Inara ne Nathaira bir şey söyledi.
Sonra, bir boşluk açıldı önümüzde. Ağaçların çekildiği, gökyüzünün tek çizgi hâlinde görülebildiği, ağaçların arasında boş bir alan. Ve orada… griye dönmüş eski tahtalardan yapılma, çatısı yarı çökmüş bir kulübe. Camları kısmen kırılmış. Bir duvarı yosunla kaplanmış, diğer tarafı ise yer yer yanık gibi kararmış. Kapısı, her an düşecekmiş gibi yarı açık.
Bedenimle birlikte kalbim de olduğu yerde durdu. Çünkü… bu kulübeden arta kalanlar, bilinçaltımdaki bir korkunun, bir canavarın canlanmış hâli gibiydi.
Zyran yavaşça döndü.
“Burası… eskiden bir sığınaktı. Uzun zaman önce,” dedi. Sesi alıştığım o keskinliğin aksine, bu kez neredeyse yorgundu.
Inara temkinliydi. Nathaira ise yine fazlasıyla sakin.
Kulübenin içi dışından daha berbattı. İçeri girince burnuma çürümüş odun kokusu ve nemli toprak kokusu dolmuştu. Yerde yarısı yanmış bir battaniye, kenarda paslanmış bir ocak ve köşeye yığılmış eski kitaplar. Kulübenin geri kalanına nazaran sağlamlığını korumuş bir gardolap. Bir masa. Üstünde bir taş. Küçük, delikli ve kopmuş bir iple birlikte masade öylece duruyordu. O taş… Inara’nın bahsettiği taş olabilir miydi? Zyran oraya yaklaştı. Yavaşça taşın üzerindeki toz katmanını üfledi. Elini uzatıp taşı aldı ve başını çevirmeden konuştu.
“Burası… Rune’la ilk geldiğimiz yerdi,” dedi. “Henüz çocukken. Geceleri ateş yakar, kitaplardan okuduklarımızı birbirimize anlatırdık. O hep hikâyelere inanırdı. Ben… Öyle merakla dinler ve inanırdım ki hikâyelerin içinde hapsolduğumuzu düşünürdüm.”
Kimse bir şey demedi. Elindeki taşın ipini düğüm yaptı, cebine koydu ve bize dönüp etrafı incelemeye başladı.
Ben yalnızca bir adım daha yaklaştım. Kulübenin en sağlam köşesinde yere çöküp sırtımı duvara yasladım. Yorulmuştum. Tırnaklarımla zemindeki çatlakları yoklamaya başladım. Bu o taştı. Ve belki de şu an Zyran’ın ona ihtiyacı vardı. Taşa… Belki de Inara’ya… Kafamdaki bu kurmacadan bir an önce sıyrılmak için konuşmalıydım.
“Rune nerede?” dedim sessizce.
Zyran duraksadı. Sonra, “Bir öğretmen gibi… ama kardeş gibi de. Beni buraya o getirmişti ilk.” dedi. Sorumu duymazdan mı gelmişti yoksa o da mı nerede olduğunu bilmiyordu? “Bazı cevapları hâlâ ondan bekliyorum. Ama belki… o da sadece yolun bir parçasıydı.”
Bir parçamdı, dememişti. Bir parçamdı, diyememişti. Çünkü parçalananlar artık bir bütün olamazdı. Bunu anlamış gibiydim. Rune gerçekten kimdiyse, neredeyse Zyran’ın ruhuna fazlasıyla dokunmuştu ve artık burada değildi.

