Ağaçların arasından Nathaira belirdi. Yavaşça yürüyordu. Bir eliyle ağaca tutunmuş gibiydi. Diğer elinde torbası vardı. Üstü başı çamur içinde, saçı dağılmıştı. Dikkatlice bakınca bir yanlışlık olduğu belli oluyordu.
Ne bir çizik. Ne bir yırtık. Nefes nefeseydi ama yüzünde ne tek damla ter ne de en ufak bir korku vardı. Garip bir… durgunluk vardı.
“Sizi… kaybettim,” dedi. Sesi sanki prova edilmiş gibiydi. “Bir patikaya saptım. Sonra ayağım kaydı. Bir süre bayılmış olmalıyım. Sonra da sizi aradım durdum. İşte buradaymışsınız! Kendi etrafımda dönüp durmuş olmalıyım.”
Inara kımıldamadan, doğrudan gözlerine baktı.
“Kayboldun mu dedin?”
Nathaira başını salladı, ama yüzünde bir tür kararsızlık vardı. “Evet. Patikadan aşağı yuvarlandım. Kafamı bir yere çarpmış olmalıyım. Bilincim gidip geldi. Sesinizi takip ettim ama… ancak şimdi yetişebildim.”
Zyran, bacağındaki kanlı bezi sıyırdı, yüzünü buruşturdu ve ayağa kalktı. Koluna aldığı dal parçasıyla dengede durmaya çalışarak sert bir adım attı.
“Dün gece ateşin başında gayet iyiydin,” dedi. “Yürüyebiliyordun. Düşecek biri gibi de değildin. Ama etrafında dönmen şaşırtmadı. O gece de böyle bir hareket yapmıştın değil mi? Etrafında dönmüştün? Ne bu hastalıklı hareketler? Nereden öğrendin de geldin? Hadi onu da boş ver de nereden buldun bu torbadaki meyveleri?”
Nathaira irkildi. Gözleri büyüdü.
“Meyve mi? Yanıma almıştım… sabah topladıklarımızdan yedekledim…” Sesindeki titrek tını, onun da bir şeyler sakladığını ve belli ettiğini fark ettiğini gösteriyordu ama artık çok geçti.
Dargın bir şekilde bir adım geriye çekildim. İçimde bir huzursuzluk kıpırdanıyordu. Göz ardı etmeye çalıştığım, üstüne ne kadar toprak atsam da inatla yüzeye çıkan o pis kurtçuk yine ensemdeydi. Gözlerim Inara’ya kaydı. Inara tamamen sessizdi ama o sessizliğinde bile bir sorgulama vardı. İçindeki mantık ve duygu terazisi ile bir karar vermeye çalışıyordu.
Zyran bir adım daha yaklaştı.
“Yalan söylüyorsun, Nathaira. Ve bu ilk değil. Sıla’nın yanında yoktun. Bizi oyaladın. Nedenini bilmiyorum ama… öğrenmeden seni arkamda yürütmem. Emin olmadan şuradan şuraya adım atmam.”
Nathaira dudaklarını sıktı. Bir şey demek istedim ama söyleyemedim. Sonunda göz göze geldiğimizde Nathaira, sadece benim anlayabileceği şekilde yumuşakça yüzüme baktı. Neredeyse “lütfen” der gibiydi.
Ben ise… ağzımı açamadım. Beni izliyordu. Gözleri benden başkasını görmüyormuş gibiydi. Ama içinde bir sıcaklık değil, derin bir mercek vardı sanki. İçimi tarıyordu. Benim bile hatırlamadığım şeylere bakar gibi. İçimde yükselen o tanımsız karıncalanma kurtçuğun dolandığını gösteriyordu. Şüphe gibi ama tam değil, ama ona dönüşmeye korkan bir şeydi bu.
Ne olursa olsun… bana zarar vermemişti. En yakın arkadaşım gibiydi. Belki de sadece şanssızdı. Zyran çok ileri gitmiyor muydu? Ama… ya haklıysa? Zyran neden bu kadar şüpheliydi? Belki de kendi geçmişinden gelen korkuları ona bunu yaptırıyordu.
Inara bu çatışmayı durdurmak ister gibi araya girdi. “Yeter,” dedi.
“Bu soruların cevabını şu anda alamayız Zyran. Şunu biliyorum ki burada birbirimize güvenmeden yürüyemeyiz. Ama sen… Nathaira… Bizim içimize kuşku tohumları ekerek kendi sonuna yürümekten vaz geç. Seni yanımızda götüreceğiz. Ama adımların izlenecek. Zyran’ın önünde yürüyeceksin. Ve tek bir şüpheli hareketinde artık bu grubun parçası olmayacaksın.”
Nathaira gözlerini kaçırdı ama itiraz etmedi. Zyran istemese de kabul etti. Çünkü ortadan kaybolması gözünün önünde durmasından daha büyük bir tehdit oluşturacaktı. Ve… herkese karşı çıksa da Inara’yı bir kez olsun karşı çıkmamış, aksini söylememişti. Gerçekten aralarında ne yaşanmıştı kestiremiyordum ve içim içimi yiyordu.
Inara haritayı çıkardı. Elinde tuttuğu yıpranmış kâğıt parçasının kenarları suya bulanmış gibiydi ama yazılar hâlâ seçilebiliyordu. “Sıla’nın tarif ettiği mağaralar, bu dağ sırasının arasında olmalı. Bugün hava kararana kadar ormanın içinden çıkıp açık bir alana ulaşabilirsek… ya da güvenli bir yer bulup şimdilik dinlenip sabah erkenden yola çıkarsak yarın çok geç olmadan o taş sıraları görmeye başlarız. Ama şu an güvenli bir yer bulup biraz dinlenmeliyiz. Özellikle Zyran sen… Bu şekilde yola devam etmemelisin. Mikrop kapabilir ve daha da kötüleşebilir.”
Zyran kılıcını kınına yerleştirirken hâlâ çevreyi gözlüyordu ve başını onaylar şekilde Inaraya çevirdi. “Yavaş ve sessiz gitmeliyiz. Kieranlar burada bir iz bırakmadılar ama geri dönebilirler.”
Inara çantasını gösterip, ‘’Neyse ki büyücü büyük annemin şifalı otlarından yanıma almışım da seni ölmekten kurtarıyorum Zyran.’’ dedi gülerek.
Zyran da istemsizce sırıttı ve bana baktı. Kaşlarım çatılmıştı ve içimdeki gergin kıskançlık gözlerime yansımıştı. Hala kafamın içinde uğuldayan sorularla, boncuklarını parmaklarımın arasında evirip çevirirken Zyran’a baktım.
‘’Çok sevdiysen sende kalabilirler.’’ dediğinde elimdeki kana bulanmış boncuklara baktım. Aniden ona uzatıp utançla, ‘’Yok aman yok. Al senin bunlar istemem.’’ dedim. Yanaklarım mı kızarmıştı? Kulaklarımdan yayılan sıcaklığın elmacık kemiklerime doğru yayıldığını hissediyordum ama engellemeye vaktim bile kalmamıştı artık.

