Birden hepsi hücuma geçti. Zyran onlardan birini daha yanına bile yaklaşamadan savurdu. Inara, yayıyla iki ok yolladı. Biri bir Kieran’ın omzuna saplandı, diğeri bir ağaca isabet etti ama dikkat dağıtmaya yetti. Ben ise yerden kalın bir dal parçası kaptım. Aklım hançerime gitmişti önce. Belimdeydi. Ama… elim istemsizce geri çekildi. Sanki bir sınırı geçecekmişim gibi hissettim. Oysa ki bu insanlar bizi öldürmek için buradaydı. Bunun için hazır mıydım? Zyran’ın verdiği bu şey… içimdeki karanlığı uyandırır mıydı? Hançer bende olsa da, içimden bir ses, “henüz değil” diyordu. Bir sopa… daha az işe yarardı belki ama şimdilik bununla yetinmeliydim.
Bir an için Zyran’la göz göze geldim. O sırada karşısındaki adam, yüzü maskeli ama gözleri belirgin olan biri… Yüzündeki maskeye rağmen gülümsemesini belli edecek kadar küçümseyici bir tonda Zyran’a seslenmişti.
“Onun için çok uğraşıyorsun ama hepsi boşa. Ne kadar zavallıca.”
Zyran cevap vermedi, ama nefesi sertleşti. Elinde tuttuğu kılıcın kabzası avucuna gömülüyordu neredeyse. Kılıcını bir adım geri çekip yeniden ileri savurdu.
Adam bir kahkaha attı. “Yani bu… Sıla için. Gerçekten onun için mi? Değer mi? Sen kimsin ki onun kaderini taşıyorsun?”
Zyran kaşlarını çatıp kılıcı bir kez daha savurdu, neredeyse adamın boynuna değiyordu ama bu adam diğerleri gibi değildi. Daha güçlü, daha hızlıydı.
Adam devam etti. “Senin gibilerden çok gördük. Kendini kahraman sananlardan. Ama onlar da onun gibiler için düşer.’’ Derken bana baktı ve o yırtık kumaşın ardındaki gözleriyle denk gelme hatasına düştüm. Bir insanın gözleri nasıl bu kadar duygusuz, donuk olabilirdi? Sanki o pelerinin içinde bir insan değil de sadece ruhsuz bir beden varmış gibiydi. Bana attığı bakıştan sonra Zyran’a dönerek, ‘’Onlar, senin gibi başkalarının yerine acı çekenler sayesinde ayakta kalır. Peki ya sonra? Ne kalır geriye senden? Belki kırılmış bir kılıç, belki de sadece unutulmuş bir ad.”
Zyran bir adım ileri attı. Gözleri alev almıştı.
“Adımı bilebilirsin ama anlamını bilmezsin,” dedi, sesi derinleşmişti. “Ama o öğrenecek. Ne pahasına olursa olsun öğrenecek.”
“Ne öğrenecek?” dedi adam, dudaklarını büzerek. Resmen dalga geçiyordu ve bundan tarif edilemez bir zevk alıyordu.
“Senin kim olduğunu mu? Ya da senin bile hatırlayamadığın geçmişini mi? Gerçekten… senin için bu kadar boşken, o neden seni seçsin?”
Bu cümlede bir şey kırıldı. Ağır bir taşın kalın bir camı tuzla buz etmesi gibi. Havada görünmeyen bir ip kopmuş gibi. Zyran’ın yüzü değişti. Artık sadece öfke değil hayal kırıklığı, pişmanlık ve geçmişin açtığı kapanmamış bir yara tekrar kanamaya başlamış gibi bir acı belirdi yüzünde. Ne demek hatırlayamadığı geçmiş? Zyran… geçmişini hatırlamıyor mu? Ya da… gizliyor mu? Bu öfke sadece onlara değil, kendine de mi?
Zyran aniden bağırdı. Kılıcını savurdu, adamın üzerine atıldı. “SEN! Senin gibiler yüzünden oldu bunların hepsi! Bu sefer kimseye yoluma çıkma fırsatı vermeyeceğim. Kimseye! Artık yön çizme sırası bende!” Her bir darbesi bir söz gibi yere iniyordu. Bu sefer ne demekti? Önceden de mi karşılaşmışlardı?
Kafamın içinde delirmiş atlar gibi koşturan düşüncelerimle boğuştuğum sırada bana doğru gelen Kieran’ı son anda fark etmiştim. Kalın sopayı iki elimle tuttum ve omzumdan aldığım güçle birlikte sertçe ve hızla savurdum. Sopa adamın koluna çarptığında çıkan ses, kemiklerin şiddetle tepki verdiği türdendi. Adam sendeledi, ama o sırada diğer elindeki kılıç omzumu çizip geçti. Kürek kemiğimde bir sızı hissettim, hemen ardından kolumdan süzülerek yanan bir acı. Gözüm yaşardı, ama bağırmadım. Kan yavaşça omzumdan dirseğime, ordan da elime kadar inip küçük parmağımdan damlayarak toprakla buluştu. Elimle yaraya bastırıp kanamasını durdurmaya çalışıyordum artık. O kalabalığın içinde kulağıma ilk takılan ses Inara’nın, ‘’Nathaira yok! Nerede bu kız?’’ demesiydi. Nathaira hiçbir yerde yoktu. Gerçekten bu kız neredeydi? Ya başına bir şey geldiyse? Ya yaralandıysa? Ya… Ya öldüyse? Telaşla etrafıma bakarken istemsizce Zyran’a yaklaştım.
Zyran hala o çok konuşan sinir bozucu ve grubun başı olduğunu tahmin ettiğim adamla çatışıyordu. Adam saldırıyı savuşturmuştu bile ama geriye çekilmek zorunda kalmıştı. Zyran’ın yüzünde artık sadece savaşmaktan korkmayan biri değil, kırılmak üzere olan birinin gölgesi vardı. Siyah pelerini ve dağınık saçlarıyla nedense bir kuzgunu andırıyordu. “Sen kimsin de bize yön çiziyorsun?” dedi adam. “Kendi bile bilmeyen hain bir eski yoldaş!”
Zyran bir an durdu. Kılıcı havada bekledi. O an Zyran’a baktığımda göz göze gelmiştik. Hain mi? Eski yoldaş mı? Yalvarır gibi bakıyordu Zyran. İlk defa gözlerindeki yangın başkasına değil kendineydi. Sadece beni korumaya çalışan biri değil… sanki, beni benden bile önce tanıyan ama kendini kaybetmiş biri gibiydi. Ama nasıl? Neden? Neyi biliyor, bana söylemiyordu? Geçmişinde nelere bulaşmıştı da bu kadar ağır bir yükle bunca zaman yalnız başına debeleniyordu?
Adam başını hafifçe yana eğdi. Gözlerindeki küçümseyici ifade yerini rahatsız edici bir bilmişliğe bırakmıştı. “Senin bile unuttuğun bir şeyi onun hatırlamasını bekliyorsun.”
Bir adım attı, sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Zyran… Sana bu adı koyarak küçük bir esintiyi bir fırtınaya çevirmeye çalıştılar ama nafile.”
Sözler havada asılı kaldı. Zyran’ın yüz ifadesi bir anlığına dondu. O an, ormanda yalnızca o ismin yankısı kalmış gibiydi. Zyran…
O sırada Zyran geri çekildi. Ama adam ona son kez seslendi. “Unutma… Zyran. Bu döngüde en tehlikeli şey zaman değil. Gerçeklerin ağırlığıdır. Ve sen… altında ezileceksin.”
O sırada biri daha bana doğru koşuyordu ki daha yaklaşamadan Inara yayını Kieran’ın baldırına doğrulttu ve ok hedefiyle buluştuğunda adam acı bir sesle bağırarak tersi yönde koşmaya başladı.
Başımı çevirdiğimde Zyran’ın bacağından yere doğru bir kan sızdığını gördüm. Bir an için sendeliyordu ama kılıcını bırakmamıştı.
“Zyran!” dedim. Elimdeki kanı pantolonuma silip hızla yanına koştum. Inara hemen çantasından birkaç bez ve yaprak çıkartıp yaranın üstünü kapatmaya koyuldu. Kieranların hepsi başlarındaki adam geri çekilince ortadan kaybolmuştu. Ölen yoktu ama herkesin derin yaraları olmuştu. Sadece fiziksel değil, başka derin yaralar da açılmıştı ve iyileşecek türden değil gibilerdi. Inara özenle Zyran’ın yarasını iyileştirmeye çalışırken Zyran da yarasını inceliyordu. Belki de Inara’nın ellerini izliyordu. Olabilir miydi? Omuzlarımdan aşağı doğru vücuduma yayılan his kıskançlık mıydı yoksa kolumdan sızan kan mıydı bilmiyordum.
O sırada Zyran koluma baktı. Elimle kapatmış olsam da akan kanı görmüştü. Yüzünü endişeyle ekşitti. Bir şey demeden yan cebinden eski bir kumaş parçası çıkardı. Tam benim koluma sarmaya çalışıyordu ki arkamızdan gelen hışırtıyla hepimiz ayaklanıp saldırı pozisyonuna geçtik.

