Nathaira’nın gittiği yoldan kamp yaptığımız alana döndüğümde yola çıkmak için her şeyi hazırlamışlardı ve Nathaira’nın getirdiği meyvelerden yiyorlardı. Torbasında anlam veremediğim bir şekilde topladığından fazla meyve vardı. Bense bunu sorgulayacak halde bile değildim çünkü buz kesmiş, dilimi yutmuş gibi hızla yürüyerek yanlarına dönmüştüm. Durumumu ilk fark eden Inara oldu ve kısmen endişeli şekilde yanıma geldi ve kolumdan tutup hafifçe sıkarak, ‘’İyi misin Sıla? Bembeyaz olmuşsun? Bir şey mi oldu?’’
Inara’nın arkası kesilmeyen soruları ve koluma yaptığı etkileyici dokunuş birden damarlarımda akan kanı tekrar harekete geçirmiş gibi beni dünyaya döndürmüştü. Beni gören Zyran aniden ayağa kalkıp Nathaira’nın üstüne yürüdüğünde bir şeylerin çıtırdadığını hissettim. Parçalanmaya başlıyorduk ve bu hiç de iyiye işaret değildi. Zyran, ‘’Neden onu tek başına bıraktın da geldin? Arkandan geldiğini söylemiştin? Hemen gelecek demiştin? Daha dün gece kendine gelmişken nasıl onu yalnız bırakırsın? Bize nasıl yalan söylersin? Söyle Nathaira! Amacın ne senin? Neden buradasın?’’ Zyran durdurak bilmeden öfkeyle Nathaira’ya bağırırken kolumu Inara’nın elinden kurtarıp istemsizce öne atıldım ve Zyran ile Nathaira’nın arasına girdim. Nathaira’nın üstüne bu kadar gidilmesi bende koruma içgüdüsünü tetiklemişti.
“Yeter Zyran! Lütfen… Ben sadece… Kendim yürümek istedim. Belki de beni durdurmaya çalıştı ama dinlemedim. Hatırlamıyorum bile.” Zyran’ın gözlerinin içine zorla bakarak söylediğim bu yalanlar öyle ağır gelmişti ki sonunda gözlerimi kaçırdım ve Nathaira’nın torbasına baktım. Zyran ise bir an bile göz temasını kesmemiş bana bakıyordu. O da biliyordu yalan söylediğimi. Gözlerinde kırılmış ama hâlâ anlamaya çalışan bir şey vardı. Sanki ‘Neyi görmek istemiyorsun?’ der gibiydi. Bu sırada Nathaira hiç olmadığı kadar net bir ses tonuyla, “Ben yalnızca ona iyi gelir diye düşündüm. Yalnız kalmak isteyebilir sandım. Gerçekten anlamıyorum neden bu kadar büyütüyorsun! Tamam her zaman en haklı sensin. Tüm doğruları bilen sensin.”
Son sözündeki iğneleyici tonda bir tuhaflık vardı. Bir eliyle saçını geriye doğru atarken diğer elinde tuttuğu böğürtlenin koyu kırmızı izi çıkmıştı parmaklarında. Nathaira sinirlenmiş miydi? Inara sakince yanımıza gelerek, “Nathaira, eğer yardım etmek istiyorsan yardım et. Ama unutma, burada herkesin kendi yarası var ve kişisel sorunlarınızı buraya taşıyamazsınız. Yolumuzu tamamlamak için hepimizin birbirine ihtiyacı var. Sıla’yı anlayamıyorsan en azından yalnız bırakma.”
Nathaira ani bir çıkışla, ‘’Tabii ki anlıyorum! Sılaya ne kadar değer verdiğimi ikiniz de göremiyorsunuz! O benim şimdiye kadar tanıştığım en iyi ve güvenilir insan. Buradaki birçok insanın aksine… O… Benim en yakın arkadaşım.’’ dedi. Abartıyor muydu bilmiyorum ama gerçekten ben de Nathaira’yı öyle görüyordum. O anda gözlerimin içine öyle içten bakıyordu ki, ona karşı oluşan anlamsız kuşkularım bir anlığına siliniverdi. Ya da… silinmesini istedim. Belki de sadece, birine güvenmeye ne kadar aç olduğumu fark etmiştim. En yakın arkadaşım gibi olmuştu. Onu baştan tanıma ihtiyacı duymamıştım. Hiçbir soğukluk yaşamamıştık. Sanki hep tanıyor gibiydim. Nathaira’ya şüpheyle bakan Zyran, “Sadece… Tuhaf davranıyorsun. Ben böyle şeylere gelemem. Ya kendine çeki düzen ver ya da evine geri dön. Bizimle geleceksen de bundan sonra gözüm hep üstünde olacak. Haberin olsun.”
Onlar kendi aralarında yaşadıkları çatışmayı sürdürürken benim gözüm Nathaira’nın meyve torbasında takılı kalmıştı. Toplamadığını görmüştüm. Bir avuç dut ya vardı ya yoktu o torbada. Bu torba nasıl o kadar dolmuştu? Ne ara toplamıştı onları? Gözümle görmüştüm… İçimde bir şüphe varsa eğer… Neden susuyorum şimdi? Tam Nathaira’ya sormaya karar vermiştim ki cümleye başlamak için aldığım nefesi Inara’nın yumuşak sesi böldü, “Ne yaşandıysa yaşandı, bunun tartışmasının sırası şimdi değil. Eğer birbirimize güvenmeyeceksek bu ormanda beş dakika hayatta kalamayız. Hadi yola koyulma vakti. Havanın rengi değişmeye başladı bile.”
Zyran son sert bakışını da Nathaira’ya doğru savurduktan sonra çantasını aldı ve en ufak bir duraksama bile yaşamadan yürümeye başladı. Nathaira ise ilk defa Zyran’ın bu saldırısından canlı çıkmış ve dimdik bir şekilde duruyordu. Gözünü bile kırpmamıştı. Sessizlikle çantalarımızı aldık. Zyran’ın verdiği hançeri belimdeki kemere takıp kılıfından çıkardım ve küçük bir bakış attım. Çok tuhaf şeyler oluyordu ve kontrol edilemez bir hal almaya başlamıştı. Artık ipler hiçbirimizin elinde değildi. Ne Zyran’ın ne Inara’nın ne Nathaira’nın ne de benim… Freni kopmuş ve rayından çıkmak üzere olan bir tren gibi ilerliyorduk. Henüz sonumuz görünmüyordu ama her an olabilirdi. Zyran’ın arkasından yürümeye başladık ve ağaçların arasından ormanın içindeki patikaya daldık.
En önde Zyran, onu takip eden ben, Nathaira ve en arkada Inara çıt çıkarmadan yürüyorduk. Doğanın sesi ve Zyran’ın çizmesindeki sinir bozucu boncukların birbirine çarpması uyumsuz bir şekilde birbirine karışıyordu. Hafifçe esen rüzgâr güneşin acımasız sıcaklığını biraz olsun çekilir kılıyordu. Cırcır böceklerinin ve kuşların sesi artmaya başladıkça daha da hızlı yürümeye başlamıştık.
Bir noktada Zyran durdu. Ayaklarının dibindeki yosunlu taşları tek tek yoklarmış gibi eğildi. Elini botlarına attı ve parmaklarını yavaşça hareket ettirerek o meşhur boncuklarını çıkardı. Gözüm ellerine kaydı. Boncuklar avuç içinde parladığında dilimden istemsizce döküldü:
“Boncuklar… Hani çıkmıyordu?”
Zyran başını kaldırdı ve bana baktı. Gözlerinde ilk defa o sabahki hırçın bakışın yerine tanıdık bir sıcaklık vardı. Sanki bana “ben buradayım” der gibi gülümsedi. Ben de gülümsedim. Bu koca sessizliğin içinde birinin bana bakıp içten bir şey hissettirmesi ilk defa olmuştu belki de.
Tam o an Inara’nın sesi duyuldu. Fısıltıya yakın ama uyarır gibi.
“Fazla sessiz.”
Zyran ifadesini bir anda değiştirdi. Gözleri kısıldı ve kaşları çatılmıştı. Elindeki boncukları bana uzatarak parmaklarının arasından avcumun içine bıraktı ve sağ elini yavaşça kılıcının kabzasına götürdü. Sonra önüme geçti ve o kısa an boyunca nefesimi tuttum.
“Bu sessizlik… normal değil,” dedi kendi kendine konuşur gibi.
Nefes bile almadan etrafı dinlemeye başladık. Rüzgâr bir anda kesilmişti. Cırcır böcekleri susmuştu. Kuşlar sanki bir felaketten kaçar gibi ortadan kaybolmuştu. O sırada… Uzak bir noktadan gelen hafif bir “çıt” sesi duyuldu. Bir dal kırılmıştı. Ama o sesin tınısı… yürürken kırılan dal gibi değildi. Uzun süre beklemişliğin çıtırtısı gibiydi.
Zyran bir anda kılıcını çekti. Inara hemen yayına uzandı. Ben ise donakalmıştım. Zyran bana döndü, sesi alçak ama sertti:
“Geride dur Sıla, saklan!”
Ve sonra… gölgelerin arasından önce bir siluet belirdi. Ardından bir diğeri. Derken altı, yedi kişi birden ormanın içinden çıkar gibi değil, doğar gibi etrafımızı sarıp bizi şoka uğratmıştı. Hepsinin yüzleri örtülüydü. Karanlık, yırtık pırtık pelerinlerin altından bize bakıyorlardı. Ellerinde kementler, sopalar, bazılarıysa kısa, kısmen paslı kılıçlar vardı. Nereden gelmişlerdi? Bizi takip mi etmişlerdi? Nasıl olabilirdi ki? Kimsenin bizim çıkacağımız yolculuktan haberi yoktu. Eğer ki burada yollarımız kesiştiyse tek sebebi aradığımız şeyin aynı olması olabilirdi.
Kieranlar.

